1. BÖLÜM
Yazar: Esma

Yeni kitabıma hoşgeldiniz keyifle okuyacağınıza eminim. Bu kitap, hayallerine kavuşmak isteyen bir kızın hikâyesi. Keyifli okumalar dilerim hepinize... ******* İnsanın hiç görmediği, toprağına ayak basmadığı bir yere ait hissetmesi, göğüs kafesinde hep tersine esen bir rüzgarla yaşaması ne tuhaf bir sızıymış, buraya gelene kadar bilemezdim. Şanlıurfa'nın o sarı sıcağında, taş konakların yüksek duvarları arasında büyürken, ruhumun o kurak topraklara değil, hep uzaklardaki hırçın bir denize ve ucu bucağı görünmeyen sisli dağlara ait olduğunu fısıldardı içimdeki o çocuk ses. Babamın, Şanlıurfa'nın o kudretli ağasının gölgesinde, henüz beşikteyken adıma kesilen o katı kaderi -Mardinli bir yabancının oğluna mühürlendiğimi- öğrendiğim o kara gecede, beni dipsiz bir uçurumdan kurtaran şey de yine o çocukluk rüyası oldu. Bir hafta önce sırtımda sadece bir sırt çantası, kalbimde ise yılların biriktirdiği o esaret korkusuyla Urfa'yı arkamda bırakırken, kaçtığım yer sadece bir şehir değil, çocukluğumdan beri ruhumu iyileştiren, rüyalarımı süsleyen o yeşil vadeden başkası değildi ben ömrümü feda etmektense, aşık olduğum o şehre, Trabzon'a sığınmayı seçmiştim. Şimdi, kiraladığım bu küçük müstakil evin ahşap verandasından yaylanın üzerine bir tül gibi çöken sise bakarken, nihayet doğru yerde olduğumu, buranın benim kurtuluşum olduğunu tüm hücrelerimde hissediyorum. Karadeniz'in o deli rüzgarı yüzüme her çarptığında, Urfa'nın o boğucu sıcağının ve feodal kurallarının tenimde bıraktığı o görünmez zincirlerin birer birer kırılıp düştüğünü duyabiliyorum. Burası, yeşilin binbir tonuyla beni sarıp sarmalayan, yağmuruyla gözyaşlarımı gizleyen, yaylalarındaki o taze toprak kokusuyla bana yeniden nefes almayı öğreten tek sığınak. Herkes bir insana aşık olur, bense bu coğrafyanın o dik kafalı, gururlu ogvüzgür ruhuna aşık oldum çünkü biliyorum ki, babamın ve o mühürlü kaderin elleri ne kadar uzun olursa olsun, Karadeniz'in bu geçit vermez, dumanlı dağlarını aşıp beni bu yeşilliğin içinden çekip almaya güçleri yetmeyecek. Boynumda asılı duran emektar kameramın lensini ayarlarken, parmaklarımın ilk defa titremediğini fark ettim. Konaktaki o ağır, tozlu odamda kelimeler boğazıma dizilir, yazamaz olurdum. Oysa şimdi, dizlerimin üzerindeki eski defterin sayfaları rüzgarla yarışır gibi açılıyordu. Ben Efsun. Adımın hakkını verircesine, üzerime serilen o karanlık büyüyü bozmak için kendi masalını yazmaya gelen o asi kız. Kiraladığım bu ahşap evin verandasında oturmuş, sisin dağları yavaşça yutuşunu izliyordum. Vizörden bakınca her şey daha katlanılır, daha net görünüyordu. Kameramın deklanşörüne bastım klik. Zamanı durdurmuştum işte. Urfa'daki o bir haftalık kabusu, babamın "Hüküm verildi" diyen o buz gibi sesini, annemin çaresiz gözyaşlarını... Hepsini o deklanşörün sesiyle geride bırakmak istiyordum. Ama biliyordum, bu sadece geçici bir sessizlikti. Urfa'nın en güçlü ağasının kızı, arkasında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu ve elbet bir gün o sislerin arasından geçmişim çıkıp gelecekti. Ama o güne kadar, burası benim kalemimdi. Tam o sırada, yaylanın patika yolundan yukarı doğru çıkan, sisin içinde silüeti yavaşça beliren bir karaltı gördüm. Buraya gelen bir yabancı mıydı, yoksa yeni hayatımın ilk sürprizi mi? Sis, Karadeniz'de sadece bir hava olayı değildi; yaşayan, nefes alan, saklayan ve yeri geldiğinde insanı dünyadan yalıtan devasa bir organizmaydı. Dakikalar önce karşımda uzanan ladin ağaçları şimdi o beyaz karanlığın içinde tamamen kaybolmuştu. Deklanşöre basan parmağım havada asılı kaldı. Gözümü vizörden çekip patikaya doğru diktim. Adımlar ritmikti. Toprağa, taşa vuran o ağır botların sesi, sisin o koyu sessizliğini bıçak gibi yarıyordu. Kalbimin Urfa'daki o uğursuz geceden beri hiç düşmeyen ritmi yeniden hızlandı. Acaba? Acaba babamın adamları burayı da mı bulmuştu? Kaçacak yerim var mıydı? Ahşap evin arkasındaki dik yamaca baksam da sis orada bir duvar gibi yükseliyordu. Kendimi verandanın gölgesine, ahşap korkulukların arkasına doğru…