9.Bölüm
Yazar: LioraSelas

"Sahne ışıkları gerçeği göstermek için değil, yalanı kusursuz göstermek için yanar..." ~LioraSelas~ Şehrin kalbindeki o devasa meydan, sanki zamanın ve mekânın dokusu yırtılmış da başka bir boyuttan fırlamış gibi, tek bir gecede beliren zifiri siyah, ağır kadife bir sirk çadırına ev sahipliği yapıyordu. Çadır, etrafındaki modern gökdelenlerin ve cam kulelerin ortasında, geçmiş yüz yıllardan kalma lanetli bir anıt gibi yükseliyordu. Güneş ışığını bile emen o karanlık kumaşın tepesinde, sert rüzgârla birlikte vahşi birer kırbaç gibi dalgalanan bayraklar vardı; alev oymalarının tam merkezinde ise bakanın zihnini bulandıran, İmparatorluğun siber ağlarının bile deşifre edemediği o tekinsiz, geometrik amblem parıldıyordu. Sokaklar, bu tekinsiz gösterinin çağrısına kapılmış, hipnotize olmuş bir kalabalıkla dolup taşıyordu. Havada sadece barut ve pahalı parfümlerin kokusu değil; açıklanamayan bir esrarengizliğin, yaklaşan bir felaketin o soğuk, ürpertici aurası vardı. Gişelerin önünde yüzlerinde tuhaf tebessümlerle bekleyen maskeli figürler, şehre sıradan bir eğlence değil, kanlı bir tiyatro vaat ediyordu. Çünkü herkes içten içe biliyordu: İmparatorluğun ordularıyla, siber istihbaratıyla yıllardır gölgelerin peşinden koştuğu, girdikleri her bölge ardılarında sadece koca bir finansal enkaz ve çözülemeyen kaoslar bırakan o efsanevi, yüzleri maskeli ekip nihayet bu şehrin surlarını delmişti. Av, kendi rızasıyla avcının ayağına gelmişti. Sahne ışıkları yanmak üzereydi ve maskelerin ardındaki o dört ölümcül gölge, koca bir imparatorluğun kaderini havaya fırlatıp tutmak için çadırın karanlığında bekliyordu. Mahşerin Dört Atlısı O gece meydan, sirk çadırının zifiri siyah kadife perdelerinin arkasından yükselen, insan zihninin en kuytu köşelerine sızan o tuhaf, hipnotik melodilerle çalkalanıyordu. İmparatorluğun en kibirli elitleri, apoletleri parıldayan generaller, soylular ve o gizemli çağrıya kapılmış meraklı kalabalık, bu ölümcül ama bir o kadar da büyüleyici gösteriye tanıklık etmek için biletleri saniyeler içinde tüketmişti. Altın kafeslerinde sıkılan bu aristokratlar, içeride hayatlarını ters yüz edecek neyle karşılaşacaklarını bilmiyor, sadece o maskeli dehaların dünyayı sarsan efsanevi illüzyonlarını fısıldaşıyorlardı. Çadırın en loş, ışığın bile uğramaya çekindiği o en dikkat çekmeyen protokol locasında ise yan yana yedi kadın oturuyordu. Üzerlerindeki koyu renkli, asil kıyafetlerle adeta o tekinsiz gölgelerin birer parçası, çadırın kalbine sızmış yedi ölümcül yırtıcı gibiydiler. Bir çok kişi onların büyüsüne çoktan kapılmıştı. Gurur, locanın mermer korkuluğuna asil bir rahatlıkla yaslanmış, aşağıda sabırsızlıkla ve aç bir iştahla fısıldaşan kalabalığı buz gibi gözlerle süzüyordu. Onun hemen yanında oturan Şehvet, yan locadaki birkaç yüksek rütbeli bürokratın ve generalin aç bakışlarını çoktan zümrüt yeşili aurasıyla üzerine çekmişti; dudaklarındaki o ölümcül, davetkar kıvrımla adamların iradelerini daha sahne ışıkları bile yanmadan uzaktan eritmeye başlamıştı bile. Her ne olursa olsun zümrüt yeşiline aşık bir kadındı. Kıskançlık ise sahnenin o devasa, göz alıcı ihtişamına ve insanların o çılgınca hayranlığına bakarak tırnaklarını mermere geçirdi. "Bu ucuz şovmenlerin, bu niteliksiz kalabalık tarafından bu kadar ilgi görmesi gerçekten sinir bozucu," diye mırıldandı, sesindeki haset dalgası locayı zehirlerken. Hemen arkalarında, Öfke bandajlı ellerini koltuğun kenarına geçirmiş sahne perdesinin açılacağı anı bekliyor, Açgözlülük bu gösterinin arkasındaki kara para trafiğini hesaplıyor, Tembellik başını arkaya yaslamış gözlerini kapatırken, Oburluk ise cebinden çıkardığı son çikolatayı çiğneyerek sahnedeki o büyük illüzyonistlerin sunacağı ziyafeti bekliyordu. Tam o anda, sirkteki tüm ışıklar tek bir salisede mutlak bir karanlığa gömüldü. Altın kafeslerindeki aristokratlardan korku ve heyecan dolu derin bir uğultu yükseldi. Derken, sahnenin tam kalbinden göğe doğru mavi ve mor alevler fışkırdı; rüzgârı bile yakan o alevlerin…