7.Bölüm {Yedi Günah'ın Senfonisi}
Yazar: LioraSelas

{Gökyüzünde mevsim dışı dolaşan bir bulut (yağan yağmur), bir imparatorluğu devirmeye yetti.} Victor Hugo &&&&&&& Masanın etrafında dönen o amansız, o buz gibi sessiz savaş; dışarıdaki koca bir ordunun kanlı çarpışmasından çok daha büyük bir gürültüyle yankılanıyordu. Güven, bu zifiri karanlık odada oldukça nadir bulunan, paha biçilemez ve son derece tehlikeli bir mücevherdi. Yedi kadın... Yedi devasa, kırılmaz ego ve koca bir İmparatorluğu tek bir hamlede diz çöktürecek yedi karanlık, ölümcül güç, tarihte ilk kez aynı masanın etrafında doğrudan karşı karşıyaydı. Masanın etrafını saran puslu hava o kadar gergindi ki, adeta gözle görülmeyen elektrik dalgaları odadaki oksijeni yakıp kavuruyordu. Birbirlerinin en ufak zayıflıklarını, en küçük açıklarını sinsi birer avcı gibi arayan ve her an içlerinden birinin infazına imza atmaya hazır bekleyen bu tehlikeli kraliçeler ordusu, şu an sadece ama sadece birbirlerinin gücünü tartıyordu. Masanın en başında, yıkılmaz tahtın asıl sahibi gibi dik oturan Gurur, parmağındaki mat platin şövalye yüzüğünü mermer zemine yavaşça, ritmik bir tehditle vuruyordu. Gözlerindeki asırlık hanedan gazabı, odadaki herkesi birer piyon gibi gören o sarsılmaz lider aurasıyla birleşmişti. Onun hemen sağında, parmakları arasında bir Tarot kartını tekinsizce evirip çeviren Kıskançlık oturuyordu; bakışları masadaki diğer altı kadının üzerinde zehirli bir sarmaşık gibi dolanıyor, her birinin sahip olduğu gücü kendi ruhunda bir nefret tohumuna dönüştürüyordu. Onun tam karşısında, üç devasa monitörün yaydığı donuk siber ışıkların gölgesine sığınmış olan Tembellik vardı. Ekran kodları gözbebeklerinde akarken, sanki dünyadaki hiçbir şey umurunda değilmiş gibi rehavetle arkasına yaslanmıştı ama klavyenin üzerinde hafifçe tıkırdayan parmakları, koca bir devletin siber şah damarını her an kesebilecek o dahi zekanın amansız kanıtıydı. Masanın ortasına doğru, İmparatorluk Müzesi'nin üç boyutlu mimari şemalarını hırslı, aç bir kaplan gibi inceleyen Açgözlülük duruyordu. Dudaklarının kenarındaki o şeytani, sinsi kıvrılma, dünyadaki tüm paha biçilemez mücevherleri ve o mutlak gücü tek bir gecede yutmaya hazır olduğunu haykırıyordu. Hemen yanında, oturduğu sandalyede bile adeta patlamaya hazır bir bomba gibi dikilen Öfke, dişlerini birbirine bastırmış halde mermer masanın kenarını parmak boğumları bembeyaz kesilene kadar sıkıyordu. Damarlarında akan o saf, kontrolsüz intikam ateşi odadaki havayı daha da ısıtıyordu. Onun tam tersi bir kutupta, dudaklarında kışkırtıcı, günahkar bir tebessümle masayı süzen Şehvet, bir avı köşeye sıkıştırmanın verdiği o tehlikeli hazla bakışlarını Gurur'un üzerinde gezdiriyordu; onun gücü silahlarda değil, insan ruhunu parmağında oynatan o karanlık cazibesindeydi. Ve masanın en loş, en karanlık köşesinde, elindeki gümüş bıçağı masaya saplamamak için kendi sınırlarını zorlayan Oburluk, gözlerindeki o dipsiz, hiçbir şeyle doymayan karanlık açlıkla her birinin aurasını adeta midesine indirmek ister gibi izliyordu. Bu yedi canavar, birbirlerinin nefesini, kalp atışını ve zihninden geçen sinsi planları dinleyerek öylece bekledi. Kimse ilk hamleyi yapmıyor, kimse o ölümcül sessizliği bozarak zayıflığını açık etmiyordu. Burası koca bir dünyanın kaderinin yazılacağı, barut ve kan kokulu o büyük ihtilalin resmi doğum yeriydi. Masanın bir ucunda, tırnaklarını abanoz mermere geçirircesine parmaklarıyla oynayan Kıskançlık, zümrüt yeşili ipeklere bürünmüş olan Şehvet'e nefret dolu, keskin bir bakış fırlatıyordu; çünkü o pahalı elbisenin, o kusursuz tenin ve o büyüleyici zarafetin bu dünyada sadece ama sadece kendisine ait olmasını, başka hiçbir bedende can bulmamasını arzuluyordu. Şehvet ise üzerine doğru fırlatılan bu zehirli okları sadece alaycı, hipnotik bir tebessümle karşılıyor; odadaki herkesin zihninden geçen o çiğ, o karanlık arzuları adeta açık bir kitap gibi okumaktan gizli bir keyif alıyordu. Açgözlülük ise bakışlarını saniyelerdir Şehvet'in o beyaz boynunda parıldayan nadide pırlantalara d…