YP 3 - Çatlaklar
Yazar: Arzen Ruby

Araba galerinin önünde durduğunda hava iyice kararmıştı. Alexandros bize iyi geceler dileyip çantasını omzuna attı ve yürüyerek uzaklaştı. Dmitri de arabadan inip bir şey demeden caddenin diğer yönüne yürüdü, elini kısaca kaldırıp veda etti sadece. Ben teşekkür edip Spiro'nun yanından ayrıldım, teyzemin evine doğru yürümeye başladım. Plaka'nın sokakları akşam vakti bambaşka bir hâl almıştı; kafelerin ışıkları yanmış, masalar dolmaya başlamıştı. Eve vardığımda teyzem mutfaktaydı, tezgâhın üzerine eğilmiş bize kahve hazırlıyordu. "Geldin mi agapi mou?" dedi beni görünce, sıcacık gülümseyerek. "Otur, anlat bakalım, nasıl geçti? Ben de bize yorgunluk kahvesi hazırlamıştım, soğutmadan içelim otur da." Tezgahın kenarındaki tabureye oturdum, çantamı yere bıraktım. "İyi geçti aslında. Yannis'in malikanesine gittik, büstü gördüm, Alexandros inceledi. Restorasyon üç hafta sürecekmiş." "Yannis bizim şehirde ünlüdür." Teyzem gözlerini kısarak bana baktı, sesinde belli belirsiz bir merak vardı. "Nasıl biriymiş?" "Kibar biri. Bana Türk olup olmadığımı sordu." Bir an durup ekledim. "Ama Yunancam olmadığı için orada biraz zorlandım. Herkes birbirleriyle Yunanca konuşuyor; ben sadece anlamaya çalışıp duruyorum." Teyzem elindeki kaşığı bıraktı, bana döndü. "Haklısın, canım. Böyle olmaz." Düşünceli bir ifadeyle dudağını büktü. "Bak, ne diyeceğim, bu akşamdan itibaren sana birkaç kelime öğretmeye başlayayım. Yemekten sonra, her akşam yarım saat. Ne dersin?" "Gerçekten mi? Çok isterim." İçimde beklenmedik bir rahatlama hissettim. "En azından temel şeyleri bilsem, kendimi bu kadar kayıp hissetmem." "Merak etme, kolay bir dil değil ama sen zekisin, çabuk kaparsın." Gülümseyip tekrar tezgâha döndü. "Şimdi otur, sana yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Sonra ilk dersini veririm sana." 🩷🤍🩷 Ertesi sabah galeriye vardığımda Spiro çoktan masasının başındaydı, önündeki kâğıtlara gömülmüştü. Beni görünce başını kaldırdı. "Günaydın, İnci! Nasıl, dün akşam iyi geçti mi?" "İyiydi," dedim, çantamı masamın kenarına bırakırken. "Teyzem bana Yunanca öğretmeye başladı bile." "Aa, harika!" Gözlerinde memnun bir parıltı belirdi. "Birkaç haftaya bizimle şakır şakır konuşmaya başlarsın o zaman." Gülümseyip yerime oturdum, dün bıraktığım evrak yığınına döndüm. Öğleye doğru dışarıdan bir bisiklet zili sesi geldi, ardından kapıdaki çıngırak tıngırdadı. İçeri elinde büyük bir tepsi ve birkaç karton bardakla genç bir kız girdi. Kahverengi saçları gevşek bir örgüyle toplanmıştı, üzerinde karşı kafenin logosu işlenmiş yeşil bir önlük vardı. Kahverengi gözleri ve buğday teniyle çıtı pıtı bir kızdı. "Kaló proí, Spiro!"* (Günaydın, Spiro) dedi, gülümseyerek masaya yaklaştı. Spiro başını kaldırdı, kızı görünce kaşları hafifçe çatıldı. Yunanca bir şeyler sordu, sesinde bir şaşkınlık vardı. Kız da yine Yunanca, rahat bir tavırla cevap verdi, omuz silkerek. Anladığım tek şey, arada geçen "Sofia" ismiydi. Spiro güldü, başını sallayıp bardaklardan birini aldı. Sonra bana döndü, İngilizceye geçti. "İnci, tanıştırayım, bu Elena. Karşıdaki kafede çalışıyor. Normalde bize kahveyi Sofia getirir ama bugün izinliymiş, o yüzden Elena'yı yollamışlar." Elena bana doğru döndü, elindeki bardaklardan birini uzattı. Fransız aksanlı bir İngilizceyle "Merhaba! Sen de yeni yardımcı olmalısın, Spiro yeni bir yardımcıya ihtiyacı olduğundan bahsediyordu son zamanlarda." Gülümsemesi genişti, samimi bir kız olduğu aşikârdı. "Kahve sevdiğini umuyorum, sormadan getirdim." "Teşekkürler," dedim, bardağı alırken. "Sade kahve, tam istediğim gibi." "Şansına," dedi Elena gülerek. "Normalde şekerli yapmayı severim ben. Bu kahveye şeker koymayı unutmuşum." Tam o sırada arka koridordan Alexandros çıktı, elinde birkaç kâğıt vardı. Elena'yı görünce başıyla selam verdi, kısa bir "yia sou" mırıldandı. Elena da ona gülümseyip baş selamı verdi. Birkaç dakika sonra Dmitri de içeri girdi, koltuğunun altında bir tomar tuval bezi taşıyordu. Elena'yı görünce yüzü aydınlandı, Yunanca bir şeyler sordu, sesinde bir merak vardı. E…