YP 1 - Geia Atina!
Yazar: Arzen Ruby

Uçağın tekerlekleri Atina Elefterios Venizelos Havalimanı’nın asfaltına sert bir gürültüyle oturduğunda, göğsümdeki o kaskatı düğümün ilk kez hafifçe esnediğini hissettim. Pasaport kontrolündeki bıkkın memurun damga sesi, bagaj bandının metalik ve tekdüze tıkırtısı... Hepsi arkamda bırakmak için çırpındığım o şehirden, İzmir'den beni biraz daha uzaklaştırıyordu. Otomatik çıkış kapıları iki yana açıldığında, Atina’nın o tanıdık, insanın yüzüne bir tokat gibi çarpan fırın sıcağı karşıladı beni. Hava ağırdı, Akdeniz’in o çiğ, parlak ışığı caddeleri dolduran kaotik araç seslerine karışıyordu. Teyzem bana yaklaşık bir saat önce havalimanına beni almaya geldiğini söyleyen bir mesaj atmıştı. Kalabalığın arasından bavulumu almayı başarıp çıkışa doğru ilerlerken gözlerim onun emektar 94 model lacivert arabasını arıyordu. Çok geçmeden, otopark bariyerlerinin hemen yanındaki karmaşada o tanıdık, köşeli hatları fark ettim. Direksiyonun başındaki o sakin, telaşsız duruşu bile Ankara'daki annemin telefondan bile insanı boğan o evhamlı sesine tezat oluşturuyordu. Sarı saçlarımı ve ela gözlerimi ondan almıştım. Beni fark etmesi için biraz sağ elimi havaya kaldırıp salladıktan sonra teyzemin bakışları nihayet beni buldu. Beni görür görmez sürücü kapısını açıp aşağı yürüdü. Kollarını bana sardığında burnuma çalınan koku, çocukluğumdan beri hiç değişmeyen o bildik sığınaktı: kurutulmuş lavanta ve güneşten ısınmış deniz tuzu. Ne bir soru sordu ne de bir hesap istedi. Sadece yüzümün kenarında parmaklarını usulca gezdirip beni süzdü. "Çok zayıflamışsın, İnci," dedi. Sesindeki şefkat öylesine hesapsızdı ki göğsümün daraldığını hissettim. "Sana da selam, Sanem Teyze. Özlemişim seni," gülümseyerek cevap verdim. O da buna karşılık olarak kollarını omuzlarıma daha sıkı sardı. "Benim güzeller güzeli İnci'm, ben de seni çok özledim. Merak etme, buranın havası da yemekleri de seni birkaç haftaya toparlar. Hadi, evimize gidelim." Sarılmayı bırakıp arabaya teyzemin yanındaki koltuğa otururken teyzem de bavulumu bagaja yerleştirmekle meşguldü. Bagajın kapısını kapatıp direksiyonun başına geçerken bana sıcacık bir gülümseme yolladığında ona karşılık vermeden edemedim. Başka bir şey söylemeden arabayı çalıştırdı. Şehrin merkezine, teyzemin yaşadığı Plaka Mahallesi'ne doğru ilerlerken açık pencerelerden içeri süzülen rüzgâr saçlarımı darmadağın ediyordu. Bir yanda tepede tüm görkemiyle yükselen Akropolis, diğer yanda vızır vızır işleyen Atina trafiği ve egzoz dumanına karışan taze kahve kokuları... Bu büyük şehrin keşmekeşi, garip bir şekilde zihnimdeki o aylarca süren yalanların kirini milim milim kazıyordu. Yüzüme vuran rüzgar, bu kez içimi daraltmadı. Aksine, ciğerlerimi dolduran o hareketli havayla ilk defa gerçekten derin bir nefes alabildim. Teyzemin evi, Akropolis’in hemen eteklerinde, dar ve dolambaçlı sokakların arasına gizlenmiş, beyaz kireç sıvalı, pencerelerinden mor begonvillerin sarktığı iki katlı eski bir Atina binasıydı. Arabayı evin önüne yanaştırıp indik. Teyzem anahtarıyla evin o ağır, döküm demir detaylı dış kapısını açarak beni içeri buyur edip ardından kendisi girdi. Eve girer girmez bize hoş geldin diyen koridor, ayaklarımızın altında hafifçe gıcırdayan eski ahşap parkelerle döşeliydi. Yüksek tavandan sarkan loş ışık duvarlardaki eski Atina kartpostallarına ve teyzemin kendi yaptığı birkaç karakalem taslağa vuruyordu. Sol taraftaki ceviz konsolun üzerinde gümüş çerçeveli aile fotoğrafları ve içi deniz kabuğu dolu seramik bir kâse duruyordu. Evin bütününe sinmiş o zeytinyağlı sabun ve kurutulmuş lavanta kokusu, daha ilk adımdan insanı sakinleştiren bir havaya sahipti. "İşte burası, agápi mou (canım benim). Üst kattaki misafir odasını senin için hazırladım. Bavulunu oraya çıkarıp yerleşebilirsin. Ben de akşam yemeğini hazırlayım." Teyzem yıllardır burada yaşadığı için sesinde çok ufak ama hissedilebilir bir Yunan aksanı oluşmuştu. Ailemizin, yani en azından anne tarafımın kökeni buraya dayanıyordu, lakin bu iyi derecede Yunanca bildiğim anl…