Bölüm 1 – Yasak Sarayın Gölgesinde
Yazar: Luna

Antik Çin’in en güçlü hanedanlarından biri olan Long Hanedanı , yüzyıllardır ülkeyi demir bir disiplinle yönetiyordu. Başkentin tam kalbinde yükselen Yasak Saray, altın çatılarının ihtişamıyla gökyüzüne uzanıyor, kırmızı duvarlarının ardında ise kimsenin bilmediği sırlar saklıyordu. Sarayın dışında halk, imparatorluk ailesini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak görüyordu. Ancak o duvarların içinde güven diye bir şey yoktu. Her gülümsemenin ardında bir hesap, her selamın içinde gizli bir tehdit vardı. İmparator Li Cheng altmış yaşını geçmişti. Yıllardır süren savaşlar ve hastalıklar bedenini zayıflatmış, artık devlet işlerinin büyük kısmını veliaht prens yürütmeye başlamıştı. Veliaht Prens Li Zhen … Yirmi yedi yaşındaydı. Savaş meydanlarında hiç yenilmemiş, kuzeydeki isyanları tek bir seferde bastırmış, halkın “Ejderha Prens” adını verdiği bir komutandı. Fakat onu tanıyanlar başka bir isim daha kullanıyordu. Buz Prens. Çünkü Li Zhen’in yüzünde ne bir gülümseme görülürdü ne de öfke. Duygularını öyle kusursuz saklardı ki, en yakın muhafızları bile onun ne düşündüğünü anlayamazdı. İmparator, oğlunun artık evlenmesi gerektiğini söylüyor, sarayın yaşlı danışmanları her ay yeni evlilik adayları hazırlıyordu. Güçlü ailelerin kızları, komşu krallıkların prensesleri, soyluların zarif kızları… Li Zhen hepsini tek cümleyle reddediyordu. “Tahtımı paylaşacak birini değil, imparatorluğu koruyacak birini arıyorum.” Bu sözler sarayda günlerce konuşuluyordu. Aynı günlerde, imparatorluğun batı sınırında görev yapan Büyük General Mei Rong , on yıl sonra ilk kez başkente çağrıldı. Yanında ise tek kızı vardı. Mei Lin. Yirmi iki yaşındaki genç kadın, yıllarını savaş kamplarında geçirmişti. Soylu olmasına rağmen saray hayatından uzakta büyümüştü. At binmeyi, ok atmayı ve kılıç kullanmayı çocuk yaşta öğrenmişti. Başkentin devasa kapıları açıldığında Mei Lin başını kaldırdı. Karşısındaki saray, hayal ettiğinden bile büyüktü. Altın işlemeli çatılar güneş ışığında parlıyor, taş avlularda yüzlerce görevli sessizce koşturuyordu. “Burada konuşmadan önce iki kez düşün,” dedi babası alçak sesle. “Sarayda yanlış söylenen tek bir söz bile bir ailenin sonu olabilir.” Mei Lin başını salladı. “Anladım baba.” Ama içinden, Ben korkmak için yetiştirilmedim, diye geçirdi. Ertesi sabah sarayın en büyük bahçesinde dolaşırken kuş sesleri arasında ince bir yay kirişi sesi duyuldu. Vınn! Bir ok, Mei Lin’in önünden geçerek onlarca metre uzaktaki hedefin tam merkezine saplandı. Genç kadın irkilerek arkasına döndü. Beyaz savaş kıyafetleri giymiş uzun boylu bir adam, ikinci oku yayına yerleştiriyordu. Siyah saçları omuzlarına kadar uzanıyor, keskin bakışları hedefe kilitlenmişti. Hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Yanındaki muhafızlar diz çökmüş bekliyordu. Mei Lin, bunun kim olduğunu anlamak için kimseye sormaya ihtiyaç duymadı. Veliaht Prens Li Zhen. Tam o sırada prens yayı tekrar gerdi. Bir ok daha fırladı. Bu kez ilk okun tam ortasına saplandı. Muhafızlardan biri hayranlıkla başını eğdi. “Majesteleri yine hedefi yardı…” Li Zhen hiçbir tepki vermedi. Tam arkasını dönecekken gözleri ilk kez Mei Lin’e takıldı. Birbirlerine birkaç saniye boyunca sessizce baktılar. Prensin bakışlarında şaşkınlık yoktu. Sadece soğuk bir merak… “Burada ne yapıyorsun?” Sesi sertti. Mei Lin sakince cevap verdi. “Bahçeyi geziyordum.” “Burası eğitim alanıdır.” “O zaman girişe neden bir uyarı yazısı koymadınız?” Muhafızların yüzü bir anda bembeyaz kesildi. Kimse… Hiç kimse veliaht prense böyle karşılık vermezdi. Bahçeyi derin bir sessizlik kapladı. Li Zhen birkaç adım yaklaşınca aralarındaki mesafe yalnızca iki adım kaldı. Mei Lin geri çekilmedi. Başını eğmedi. Korkmadı. Prens uzun süre genç kadının gözlerine baktı. Sonunda yalnızca tek bir cümle söyledi. “Cesaret ile düşüncesizlik arasında ince bir çizgi vardır.” Mei Lin hafifçe gülümsedi. “Ben o çizginin hangi tarafında olduğumu biliyorum.” Li Zhen ilk kez birinin sözlerine cevap veremedi. Arkasını döndü ve sessizce bahçeden ayrıldı. M…