Bölüm 7
Yazar: matacoope

Tam 3 kahrolası gün. 3 kahrolası gün boyunca Ernst’i ne görebildim ne de haber alabildim. Kimse bana cevap vermiyor, beni bir hücrenin içinde tutuyorlardı. Günlerin takibini kaybetmemek için yatağın demir karyolasına çok küçük çizikler atıyordum. 20 Aralık 1942 Hücrelere sürekli rutin kontrol yapılıyor, yemekler düzenli geliyordu; sabah sulu çorba ve ekmek, öğlen patates, akşam aynı. Getiren askerler farklıydı, hiçbiri konuşmuyordu. Omuzumdaki yaranın acısı hafiflemiş, dudağımdaki çatlak kabuk bağlamıştı. Ve hâlâ o görünürlerde yoktu. Yatakta cenin pozisyonunda uzanmış, parmaklarımı soğuk duvarın üzerinde gezindiriyordum. Kapı aralanırken dönüp bakmadım, akşam yemeği vaktiydi. Pek iştahım olduğu söylenemezdi. Tepsi çarpılarak masanın üzerine konuldu. Adımlar kapıya doğru uzaklaşmak yerine yavaşça yatağıma doğru geldi. Hayatta mıydım diye kontrol ediyorlardı belli ki. Yatağımın kenarına ağırlık binerken yaylar gıcırdadı. Beklenmedik bir hamleydi. Anında yattığım yerden oturma pozisyonuna geçtim. Ernst. Üniforması buruşuk, göz altları morarmış, yüzü yorgun, üç gündür hiç uyumamış gibiydi. Sigara kokusu burnuma doldu, kolunun altına kalınca bir dosya sıkıştırmıştı. “Fräulein.” dedi yorgun yorgun. “Bende beni burada daha ne kadar tutacaksın diye merak ediyordum.” dedim kuru bir sesle fakat içten içe mutluydum. Dönmüştü. Hayattaydı. Gözleri üzerimde gezindi. “Askerlere sürekli beni sorduğunuzu duyunca dayanamayıp geldim.” İçim ona tekme atma isteğiyle doldu. Küstah. Piç. Or… Boğazımı temizleyip kendimi, kendi düşüncelerimden sıyırdım. Sinirle yün yorganı üzerime çekip tekrar yatış pozisyonuna geçtim. Belki de onun yerine başka bir sorgucunun gelmesi daha iyi bir olasılıktı. En azından küstahlığıyla uğraşmak zorunda kalmazdım. Ernst kımıldamadı. Onun yerine bir sigara yakıp, kucağındaki dosyayı sayfa sayfa çevirdi. Yorganı biraz daha çektim. Kesinlikle gitmesini istiyordum. Elini, yorganımın üstünde hissedince tüylerim diken diken oldu. Parmak uçları yorganın üstünden omzumu buldu, dokundu ve parmaklarının arasında tuttuğu şeyi yanağıma doğru bastırdı. Kaşlarımı çatarak, elindeki şeyi aldım. Kimlik kartımdı. “Anlatacak mısın?” dedi sigarasından bir nefes daha çekerken. “Burada anlatmam.” dedim onu savuşturmak için, kartı geri fırlatırken. “Peki.” Fırlattığım kartı alıp iç cebine geri koydu. “O zaman bir istisna yapalım.” *** Siktiğimin teklifini kabul etmemem gerekirdi. Güvenli hücremden çıkarılmış ve Ernst’in ofisi olduğunu düşündüğüm bir odaya sürüklenmiştim. Geniş ahşap masa, deri koltuklar, duvarlarda haritalar ve portreler. Korkunç bir odaydı. Detaylara baktıkça bunalıyordum. En kötüsü ise masanın üzerindeki o schnapps şişesiydi. İstisnadan kaydı, o oyunu tekrar oynamamızdı ama bu sefer bariz bir farkla. Yanlış tahmin ettiğinde o içecek, her doğru tahmin ettiğinde ise bu sefer ben içecektim. Ernst sandalyesine yaslandı, şişeyi açtı, bardakları doldurdururken aşırı keyifliydi. “Hazır mısınız Fräulein?” “Öncelikle, senden nefret ettiğimi söylemek istiyorum.” dedim gözlerinin içine bakarak. “Ve evet hazırım. Tek bir doğru tahmin yapamayacaksın.” Güldü. Gerçekten eğleniyordu. Kendi bardağını önüne çekti. “Pekala.” dedi, gözlerini kısarken. “Doğum yılınız 1998.” “Bu tahmin sayılmaz ki!” diye itiraz ettim. “Doğru mu yanlış mı?” Gözüm seğirdi. Doğru dersem kendimi ifşa edecektim. Yanlış dersem, yalan söylediğimi kart yüzünden bilecekti. Yine de nefretimden dolayı omuz silktim. “Yanlış.” Gözlerini kısıp itiraz etmeden ilk shotu attı ve kendi bardağını tekrar doldurdu. Hile yapmak bok gibi hissettirmişti. “İkinci tahmin. Türkiye’de doğdunuz.” “Yanlış.” Kaşlarını çattı. Hızla boğazımı temizledim. “Yani şey, aslında İtalya’da doğdum fakat nüfusa orda geçtim.” Batırıyordum. İlk sorguda ona daha keskin bir cevap vermiştim. Kimlik kartı masanın üstünde duruyordu, doğum yeri açıkça İstanbul yazıyordu. Sesini çıkarmadan, sadece bardağı aldı, bir dikişte içti. Tanrım sarhoş bir Ernst görmek istemiyordum. Ayık halinden daha korkunç olacağına em…