Bölüm 4
Yazar: matacoope

Gözlerimi açtığımda kafam zonkluyor, birisi kafamın içinde durmadan davul çalıyordu. Yattığım yerde yavaşça doğruldum. Üzerimde gereksiz ağır ve kalın bir battaniye vardı, pembe elbisem gitmiş onun yerine oldukça bol bir pantolon ve gömlek gelmişti. Nerede olduğumu hatırlamak için yüzümü sıvazladım. Dün gece Jamie’i dövmüştüm. Tik bir. Az daha kamyon çarpıyordu. Tik iki. Peki ya sonrası? Bar? İçki ve… karanlık. Sanırım vücudum o kadar fazla alkolu bir noktadan sonra kaldırmamıştı. Yavaşça ayağa kalktım. Oda küçüktü; taş duvarlar ve küçücük bir penceresi vardı. Çantam başucumdaydı, ona doğru uzandığımda açık olduğunu fark ettim, birisi karıştırmıştı. Cüzdanım yoktu, telefonum da öyle, sadece birkaç tane makyaj malzemem ve biber gazı spreyim kalmıştı. Spreyi hemen alıp avucumla bileğim arasındaki o noktaya sakladım ve gömleğin manşetini üzerine çektim. Kim birisinin telefonunu ve cüzdanını alırdı ki? Pencereye doğru yavaşça yürüdüm. Dışarıda sabahın erken ışığı vardı. Perdeyi yavaşça araladım, meydan oldukça soğuk ve sisliydi. Perdeyi biraz daha araladım ve o anda meydanın biraz ötesindeki tankları fark ettim. Gri yeşil boyalı, kulelerinde gamalı haç, paletleri çamura bulanmış… Etrafındaki askerler sigara içiyor, konuşuyor, silahlarını temizliyordu. Bir tanesinin üstünde subay oturmuş, elindeki cetvelle serdiği harita üzerinde bir şeyler anlatıyordu. Dün gece beynime tekrar nüfuz etti. Partideki dans ve LED’li çocuğun LARP söylentisi. Hangi tür bir rol yapma oyunu tanklara ve silahlara izin verirdi? Bir şeyler yanlıştı. “Hayır.” diye fısıldadım. “Hayır, hayır, hayır…” Bu manyakların arasından bir an önce kurtulmam gerekiyordu. Hızla çantama gidip tekrar karıştırdım. İşime yarayacak başka şeyler de olmak zorundaydı. Hiçbir şey yoktu. Dişlerimi gıcırdattım, yatağın üzerine atılıp yorganı hala içinde yatıyormuuşum gibi düzelttim. Kalbim deli gibi atıyordu. Kapalı olan kapının arkasına doğru sessiz adımlarla yürüdüm, sırtımı duvara yapıştırırken nefesimi kontrol altına aldım. İçeri illa ki birisi girecekti. Bekledim. Dakikalar geçti. Sonra anahtar döndü. A-ha. Tam da tahmin ettiğim gibi kapı elbette kitlenmişti, kilit yavaşça dönerken kendimi duvara daha da yapıştırdım. İçeri dün akşamki çat pat hatırladığım o garip adam girdi. Yüzü sabah ışığında daha keskin görünüyordu. Gözleri odayı taradı, yatağa kilitlendi hemen ardından botları zemini döve döve yatağa yaklaştı. Yorganı çekmek üzere uzandığı sırada yerimden fırladım. Maymun adımlarıyla, dizlerimi kırıp ağırlığımı öne vererek ilerlediğim için geldiğimi son saniyeye kadar fark etmedi. Sol avucum ağzını kapatırken, parmaklarım burnuna uzanarak nefes almasını engellemeye çalıştım. Sağ kolumu ise boynuna doladım, dirseğimin iç kısmıyla gırtlağına, tam carotid/kartoid sinüse kan akışını kesmek amacıyla kıskaca aldım. Sturmbannführer irkilirken, vücudu gerildi. Kolunu geri atmaya çalıştığı sırada bacağımı onun bacaklarının arasından soktum ve diz kapaklarına ağırlığımı vererek dengesini bozdum. Yere pataküte düşerken, hızlıca üzerine çıktım. Nefesini kesmek için tekrardan basınç noktasını tuttum. Saniyeler içinde vücudu gevşerken, beyni neler olduğunu kavrayamamıştı bile. Nefes nefese hafifçe doğruldum ve ellerim anında holsterine gitti, silahını alıp şimdilik pantalonumun bel kısmına sıkıştırdım. Parmaklarım hızla ceplerine daldı. A-ha. Telefonumun o soğuk ekranına nerde temas etsem tanırdım. Sol alt köşesindeki hafif çatlak her zaman parmaklarımı yalardı. Kapıyı açmak için kullandığı anahtarları da cebe indirdikten sonra çantamı da alıp kapıya koştum. Şansıma koridor boştu, sessiz adımlarla tahta merdivenlere yöneldim ve rüzgar gibi aşağı indim. Aşağısı daha karmaşıktı, daha kalabalıktı. Mutfak kısmından tencerenin kenarına kurulan kaşık sesi geliyor, başka bir odadan bir adam başkalarına bağırıyordu. İki odanın da görüş açısına girmeden yan koridora saptım. Hafifçe açık olan cam, arka bahçeye bakıyordu, hiç düşünmeden camdan çıkmak suretiyle kendimi dışarı attım. Çıplak ayaklarım…