Bölüm 3
Yazar: matacoope

“Hay…” dudaklarımın arasından tam bir kelime bile çıkmadı. Sadece sigaram düşerken, o koca farlar olduğum yerde çakılı kalmama neden olmuştu. Refleks olarak sol elimi kamyona doğru uzatmıştım, sanki durdurabilecekmişim gibi ama şansıma önümde santimetreler kala durmuş, ön tampon parmaklarımın hemen ucundaydı. Kalbim yerinden çıkacaktı. Yavaşça elimi indirdiğim sırada, tampondaki statik elektrik parmaklarımı çarptı. Acıyla geri çekildim. Şoför anında arabadan aşağı indi. Onun arkasından yolcu kapısı da açıldı ve biri daha atladı. İkisi de hızlıca yanıma geldi. Şöför, oldukça iri yapılı bir adamdı; kısa tıraşlı saç, koyu yeşil taktik yelek göğsünde ne idüğü belirsiz garip bir sembol vardı. Gözlerini bana dikmiş, bir kaşık suda boğabilir gibi bakıyordu. Arkadaşı da aynı kıyafetin bir benzerini giyiyor ama aynı armayı takmıyordu. İşin ilginci ise eli holsterine yakın duruyordu. “Şey… uh.. ona hiç gerek yok.” dedim gözlerimi adamın eline dikmiştim. İster istemez iki adım geri çekildim. Şöför öne çıktı, dikkati üzerine çekmeye çalışıyordu. “İyi misiniz? Bir şeyiniz yok ya?” Cevap vermek için ağzımı açtığım sırada, bir telsiz biplemesi ardından cızırtı sesi yükseldi. “Atlas-37, niye durdunuz? Rapor verin, hemen! Kargo durumu ne?” Telsizdeki kadın sesi net, otoriter ve aceleciydi. İri yapılı şoför hemen başını kamyona çevirdi, eli belindeki küçük telsize gitti. Cevap verirken gözleri hâlâ üzerimdeydi. “Engel vardı. Sivil. Çarpışmayı önledik. Kargo sağlam, hasar yok. Devam ediyoruz.” Telsizden kısa bir sessizlik, sonra aynı kadın sesi geldi. “Anlaşıldı. Civarda kimse var mı? Temizleyin ve hızlanın.” Şoför telsizi kapattı, bana döndü. Yüz ifadesi son iki emirden dolayı rahatsızlığını belli edercesine sıkıntılı bir hal almıştı. “Gerçekten iyi misiniz?” İkinci adam bunu fırsat bilip aramızdaki mesafeyi kapattı. Gözleri üzerimde gezindi; kan lekelerini, dağılmış makyajımı, pembenin üstündeki kırmızıyı gördü. Kaşlarını hafifçe çattı. “Ben… iyiyim!” dedim, sesim titrek ve patlayarak çıktı. “Sadece… sigaramı…” Aniden yere eğilip, düşen sigarayı aldım. “...yakmaya çalışıyordum. Yolu kontrol etmeden geçtim. Özür dilerim, kesinlikle benim hatam.” Şoför başını salladı ama gözleri bende değil, etrafta geziniyordu. “Tamam. Dikkatli olun, bu saatlerde buralar ıssızdır, taksi çağırmamızı ister misiniz?” “Yok hayır! Teşekkürler.” İkinci adam bir an durdu, sonra başını hafifçe yana eğdi. Kulaklığında mı bir şey vardı? Sonra şoföre baktı, kısa bir baş işareti yaptı. “Gitmemiz lazım,” dedi şoför bana dönerek. “Kendinize dikkat edin.” Başka kelime etmeden hızlı adımlarla kaldırımın diğer tarafına geçtim. İkisi de kamyona geri binip, motoru tekrar çalıştırdı. Motor homurdanarak tekrar kendine gelirken, gözlerimi bir süre onlardan alamadım. Para taşıyor olabilirlerdi, belki de başka bir şey. Elimi kalbimin üstüne attım, nabzım yavaş yavaş kendi ritmine geri dönüyordu. Parmaklarımın arasındaki sigaraya tekrar baktım. Üzerindeki tozu silkeleyip, tekrar dudaklarımın arasına yerleştirdikten sonra, çakmağımı buldum ve yaktım. Buna kesinlikle ihtiyacım vardı. Hatta biraz daha içkiye ihtiyacım vardı. Sigarayı derin bir nefesle içime çektim; duman ciğerlerimi yakarken biraz olsun sakinleştirdi beni. Başımı geriye attım, gökyüzüne baktım. İğrenç bir geceydi. Yıldızlar bile bulutların arkasına saklanmıştı. Hava aniden daha da soğuk hissettirdi, ister istemez kürküme biraz daha sarındım. Topuklarımın sesi ıssız kaldırımda yankılanarak yürümeye devam ettim. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyordum. Dakikalar mı, saatler mi… Zaman kaybolmuştu. Sokaklar daralıyordu, evler eski taş binalara dönüşüyordu, asfalt yerini parke taşlarına bırakmıştı. Havada ağır odun dumanı kokusu vardı. Küçük bir meydana geldiğimde, yüzümü buruşturdum. Küçük bir meydan. Etrafında eski, iki üç katlı taş evler; pencerelerinde ağır perdeler, kapılarda paslı demir halkalar. Ortada bir çeşme, üstünde paslanmış bir haç. Sokak lambaları yoktu artık, yerini gaz lambalarına benzer sarı, titrek ışıklar almıştı.…