Herşeyin açığa çıktığı o an
Yazar: Aybige

Bölüm 20 "Yardım edin!" Ses bir kez daha duyuldu. Ve gerçekten... Ela'nın sesiydi. Ama Ela onların yanındaydı. Herkes olduğu yerde dondu. Aras şaşkınlıkla kız kardeşine baktı. "Bu nasıl mümkün olabilir?" Ela'nın yüzündeki bütün renk çekilmişti. "Ben... ben bilmiyorum." Bir çığlık daha. Bu kez daha yakından geldi. Gölün kıyısından. Azad hiç düşünmeden koşmaya başladı. Diğerleri de peşinden gitti. Yağmur çamuru ağırlaştırmıştı. Ayakları toprağa gömülüyor, nefesleri kesiliyordu. Ve sonra... Göle ulaştılar. Ama orada kimse yoktu. Sadece siyah su. Ve rüzgâr. Sahra nefes nefese etrafına baktı. "Kimse yok." Tam o anda... Gölden bir ses geldi. Şlap! Sanki suyun içine bir şey düşmüştü. Herkes aynı anda döndü. Ve suyun üzerinde... Bir ışık gördüler. Küçük bir fener. Yavaşça kıyıya doğru sürükleniyordu. Deniz suya doğru ilerledi. Feneri eline aldı. Altında bir şey vardı. Eski, deri bir çanta. Çanta tamamen ıslanmıştı. Ama üzerinde bir isim hâlâ okunabiliyordu. E. Yılmaz Ela'nın nefesi kesildi. "Bu..." Gözleri doldu. "...benim çantam." Bir sessizlik. Aras şaşkınlıkla ona baktı. "Yedi yıl önce kaybolan çantan mı?" Ela başını salladı. Elleri titriyordu. Azad çantayı açtı. İçinde birkaç eski fotoğraf... Bir anahtar... Ve küçük bir günlük vardı. Sahra'nın kalbi hızlandı. Bir günlük. Ela yavaşça uzanıp günlüğü eline aldı. Kapağına baktı. Sonra gözlerinden yaşlar süzüldü. Çünkü ilk sayfanın üzerinde kendi el yazısıyla şunlar yazıyordu: "Eğer bir gün bana bir şey olursa, gerçekler burada." Kimse konuşmadı. Ela yavaşça ilk sayfayı açtı. Sayfalar yağmurdan zarar görmüştü. Ama bazı satırlar hâlâ okunabiliyordu. Ela okumaya başladı: 12 Ekim... Son günlerde biri beni takip ediyor. Onu hiç görmedim ama sürekli beni izlediğini hissediyorum. Bir sonraki sayfa. 14 Ekim... Deniz bir şeyler biliyor. Ama bana söylemiyor. Deniz başını kaldırdı. Şaşkın görünüyordu. "Ben mi?" Ela da şaşkındı. Bir sonraki sayfayı çevirdi. Ve yüzündeki ifade değişti. Sesi titremeye başladı. 16 Ekim... Gerçeği öğrendim. On dört yıl önce ölen kız çocuğunun ölümü bir kaza değilmiş. Turgut Bey gözlerini kapattı. Sahra'nın kalbi sıkıştı. Ela devam etti. Ve bu olayın içinde... Sandığımdan daha yakın biri var. Bir sessizlik. Bir sonraki cümleyi okurken sesi neredeyse duyulmuyordu. Eğer bana bir şey olursa... Bunun nedeni... Ela durdu. Sayfa yırtılmıştı. Devamı yoktu. "Hayır..." Ellerini titreyerek sayfaya bastırdı. "Hayır, devamı yok." Tam o anda... Günlüğün arasından küçük bir fotoğraf düştü. Sahra eğilip aldı. Ve nefesi kesildi. Fotoğrafta iki kişi vardı. Biri... On dört yıl önce kaybolan küçük kız. Diğeri ise... Genç bir adam. Sahra gözlerini fotoğrafa dikti. Bu yüzü tanıyordu. Çok iyi tanıyordu. Yavaşça başını kaldırdı. Gözleri korkuyla büyüdü. Çünkü fotoğraftaki genç adam... Babası, Turgut Aydoğan'dı. Bir sessizlik. Aras şaşkınlıkla ona baktı. "Bu da ne demek?" Turgut Bey'in elleri titremeye başladı. Ve yıllardır sakladığı en büyük sır artık saklanamazdı. Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Gözlerinden yaşlar süzüldü. Ve fısıldadı: "O küçük kız..." "...benim kızımdı." Yağmur bir anda daha da şiddetlendi. Sahra'nın dünyası başına yıkılmış gibiydi. "Ne?" Babası ona baktı. Gözlerinde yalnızca acı vardı. "Senin bir ablan vardı, Sahra." Bir yıldırım gökyüzünü aydınlattı. Ve herkes... Bir kez daha sessizliğe gömüldü.