2. Leyl
Yazar: Niss

Leyl. Gece. Pera Alkan. Sabahın ilk ışıklarının odaya ne ara sızdığını fark edememiştim bile. Gözlerimi ağır bir şekilde açtığımda komodinin üzerinde duran alarm henüz çalmamıştı. Odanın içi gri loşluğa teslimdi. Kalın perdelerin aralığından sızan ışık süzmesi yatağımın tam kenarına uzanıyordu. Bir süre hareket etmeden beyaz tavanı izledim. Mantıken uykumu tamamen almış ve dinlenmiş olmam gerekiyordu. Ne de olsa erkenden yatağa sızmıştım. Fakat içimde kelimelerle anlatamayacağım bir ağırlık vardı. Bu his kesinlikle fiziksel bir yorgunluk değildi. Daha çok gece boyunca uykumda beni yoran bir şeyle uğraşmışım da sabaha o görünmez savaşın yorgunluğuyla uyanmışım gibiydi. Gece yaşadığım olayın gerçekliğini ise bir saniye bile düşünmeyi kesinlikle düşünmek istemiyordum. Kafamda dönüp dolaşan iki farklı "anne" figürü ve gardırobun içinden gelen fısıltı aklıma her geldiğinde kendimi tepeden tırnağa buz kesmiş bir halde buluyordum. Bu yüzden zihnime kalın bir duvar ördüm. Sadece bir karabasandı, Pera. Ağır bir uykusuzluk sanrısı o kadar. Üzerimdeki yorganı fırlatarak doğruldum. Çıplak ayaklarımı yataktan aşağıya doğru sarkıtıp tabanlarım soğuk parkeyle temas ettiği an vücuduma yayılan soğuk dalgasıyla hafifçe ürperdim. Yine de bu irkilme hissi hoşuma gitmişti. En azından o belirsiz rüya aleminden daha gerçek hissettiriyordu. Hızlı adımlarla banyoya geçip üzerimi değiştirdim. Okul formamdan ne kadar nefret etsem de onu giymeyi içten içe seviyordum aslında. Ne de olsa bu sene lisedeki son senemdi, mezuniyet kapıdaydı. Birkaç ay sonra hayatım boyunca istesem de bir daha asla okul formasını üzerime geçiremeyecektim. Lavabonun aynasındaki duran yansımama kısa bir bakış attım. Gözlerim hafifçe kızarmıştı. Nedenini bir türlü anlayamıyordum. Belki de dün akşam kafamı gereksiz şeylerle fazla yormuş, zihnimi karanlık senaryolarla hırpalamıştım. Avuçlarıma doldurduğum buz gibi suyu sertçe yüzüme çarptım. Başımı kaldırıp aynaya tekrar baktığımda karşımdaki bakışlar sanki bana değil de bambaşka birine aitmiş gibi tuhaf duruyordu. Kendime gelmek istercesine başımı iki yana sertçe salladım. “Kendine gel artık Pera,” diye fısıldadım aynadaki solgun kıza. "Altı üstü sıradan bir sabah yorgunluğu abartacak bir şey yok." Bir an aynada kendi yüzümü incelerken dudaklarımın kenarının hafifçe titrediğini fark ettim. Gözlerimin kenarında uykunun, daha doğrusu uykusuz gecenin bıraktığı yorgun çizgiler belirgindi. Dudaklarıma zoraki bir gülümseme yerleştirdim ama gülüşüm kesinlikle iç açıcı olmaktan uzaktı. Mutfaktan gelen tanıdık tabak çanak seslerine bakılırsa annem çoktan uyanarak sabah mesaisine başlamıştı. Odama dönüp çantamı kaptım. Saçlarımı gelişigüzel bir şekilde arkada topladım ve adımlarımı mutfağa doğru yönelttim. Dün akşam tek bir lokma bile yiyemeden doğrudan yattığım için şu an midem bomboştu ve içim içimi yiyordu. Annem her sabah olduğu gibi yine ocağın başındaki yerini almıştı. Mutfak tezgahının hemen köşesinde duran emektar tost makinesinin kırmızı ışığı yanıyordu. Sabahları asla yemeden okula gitmeyeceğim tostundan yapıyordu benim için. Emindim. Ben mutfağa girince tezgahtan arkasını dönmedi ama geldiğimi hissetmişti. “Günaydın,” dedi sadece. Sesi düz bir tonda geliyordu fakat annem her sabah beni gülümseyerek karşılardı. Bir süre sadece annemi izledim. Dün akşam yaşadığımız olaydan sonra kesinlikle aynı davranmıyordu. Düz bir ifadeyle bakıyor ve çok konuşmuyordu. Fakat bizim kahvaltılarımızın konuşkan sesi hep annem olmuştu. İçimdeki mantıklı kısım yine aklımla oynuyordu. Dün akşamı hatırlamıyor musun Pera? “Günaydın," demekle yetindim sadece. Masanın kenarındaki sandalyeyi çekip sessizce oturdum. Aramızda sadece tost makinesinin cızırtılı sesi vardı. Tabağıma beyaz peynir ve zeytin koyarken vücudunu bana doğru çevirdi. Gözlerini dikkatle yüzüme dikti. “Dün gece benden sonra iyi uyuyabildin mi bari?” diye sordu birden. “Evet… Sanırım uyudum.” Gözlerine bakmadım. Daha doğrusu bakamadım. “Sanırım mı?” diye tekrarladı. Kaşlarını hafifçe kaldır…