Bölüm 4
Yazar: Karanfil

Araz’ın koridorda uzaklaşan heybetli siluetini izledikten sonra elimdeki kağıt parçasını ceketimin cebine özenle koydum. Kalbimin düzensiz atışlarını sakinleştirmeye çalışarak koridorun sonundaki öğretmenler odasına doğru adımladım. Kapıyı açtığımda içeriye taze demlenmiş çay kokusu ve öğretmenlerin hararetli sohbeti yayılmıştı. Henüz 25 yaşındaydım; bu okulun, hatta ilçenin en genç öğretmeniydim. Mesleğimin henüz ilk yılları olmasına rağmen buradaki herkes beni kardeşleri gibi benimsemişti. "Ooo, geleceğin bilim insanı geldi!" diye seslendi masanın başındaki Matematik Öğretmeni Kenan Bey. 50'li yaşlarının başında, babacan tavırlarıyla bilinen Kenan Hocam elindeki çay bardağını bana doğru kaldırdı. "Mihre kızım, koridorda müfettişi gördüm. Yüzü sirke satıyordu ama sana tek bir kelime edememiş. Tebrik ederim, sınıfta harikalar yaratmışsın yine." Tebessüm ederek boş bir sandalyeye oturdum. "Teşekkür ederim Kenan Hocam. Biyoloji’nin gücü diyelim, müfettiş Bey de pek itiraz edemedi." Edebiyat Öğretmeni Zuhal Abla, hemen yanıma yaklaşıp sıcacık bir tebessümle çayımı doldurdu. "Aman boş ver müfettişi Mihre’m," dedi. "Senin o ders anlatışına, çocuklara olan şefkatine kim ne diyebilir? Ellerine, emeğine sağlık güzel kızım." Çayımdan bir yudum alıp ortamın samimiyetine sığındım. Araz’ın cebime bıraktığı o küçük not adeta kor gibi elimi yakıyordu. Konuyu açmak için doğru anı kolladım. "Hocam," dedim Kenan Bey ve Zuhal Abla’ya dönerek. "Ateşkesen Timi’yle gelen komutan... Yüzbaşı Araz Bey, koridorda yeğeni için Biyoloji dersi rica etti. 10. sınıftaymış, adı Esma Vural. Aranızda derse giren var mı? Nasıl bir öğrencidir Esma?" İçerideki hava bir anda ikiye bölündü. Zuhal Abla’nın yüzü hemen yumuşadı, gözleri parladı. "Ah, Esma..." dedi iç çekerek. "Mihre’m, o kız pırlanta gibidir, pırlanta! Edebiyat dersinde yazdığı kompozisyonları bir okusan... Öyle derin, öyle hassas bir ruhu var ki. Biraz içine kapanıktır, kalabalıkta kendini çok öne atmaz ama saygıda, nezakette asla kusur etmez. Ben çok severim Esma’yı." "Yapma Zuhal," diye söze girdi masanın diğer ucundaki Tarih Öğretmeni Hakan Bey. Yüzünü buruşturarak önündeki yazılı kağıtlarını kenara itti. "Kızın şahsına bir şey demem ama derste tam bir duvar! Kaç kere sözlüye kaldırdım, gözümün içine bakıyor ama tek bir kelime etmiyor. Tarih dersinde ruhu başka yerde sanki. Öyle boş boş tahtaya bakıyor. Asker çocuğu işte, sürekli okul değiştirmekten uyum sağlayamamış." "Ruhu başka yerde değil Hakan," diye itiraz etti İngilizce Öğretmeni Meltem Hanım. "Kız sadece fazla çekingen. Benim dersimde de gramerde çok iyi ama iş konuşmaya gelince kitlenip kalıyor. Hata yapmaktan, arkadaşlarına rezil olmaktan çok korkuyor. Kendine hiç güveni yok." Kenan Bey araya girip çayından bir yudum daha aldı. "Mihre kızım, Esma 10-B sınıfında. Becerikli, zeki bir çocuk aslında ama matematiğe de, fen derslerine de kafasını tamamen kapatmış durumda. Bir tür savunma mekanizması geliştirmiş sanki. Derslerde başarısız olmaktan o kadar korkuyor ki, hiç denememeyi seçiyor. Bir de biliyorsun, kışla ortamında büyüyen çocukların üzerindeki o disiplin baskısı bazen onları daha çok içe kapatabiliyor." Söylenen her kelimeyi zihnime kazıdım. Esma’nın durumu gözümün önünde netleşmeye başlamıştı. O, yeteneksiz ya da ilgisiz bir öğrenci değildi; sadece anlaşılmayı, yargılanmadan dinlenmeyi bekleyen, kabuğuna çekilmiş yaralı bir kuştu. Tıpkı amcası Araz Yüzbaşı gibi... O da ruhundaki duvarların arkasına saklanıyordu. "Anladım..." dedim içimdeki o öğretmen şefkati tamamen uyanırken. "10-B sınıfı... Demek sorun ilgisizlik değil, özgüven eksikliği." Zuhal Abla elimi tuttu, ellerimdeki vitiligo lekelerini şefkatle okşadı. "Sen halledersin Mihre’m. Senin o sabrın, kalbindeki o sevgi Esma’nın o sert kabuğunu kırar. Kimse o kıza ulaşamadı ama sen ulaşırsın, biliyorum." "Umarım Zuhal Abla," dedim tebessüm ederek. "Umarım o kabuğu birlikte kırarız." Çayımı bitirip masadan kalkarken cebimdeki kağıda dokundum. Araz Yüzbaşı yeğenini emanet etmek i…