Bölüm 1: Yaşamın Renkleri
Yazar: Karanfil

Tebeşirin tahtada çıkardığı o hafif, ritmik ses sınıftaki fısıltıları bastırmaya yetmiyordu. Tahtaya çizdiğim devasa bitki hücresinin kloroplastlarını detaylandırırken, arkamda dönen fısıltıların ve boğuk kıkırdamaların farkındaydım. Ben İdil Mihre Aksoy. Vatanın bu güzel, etrafı dik dağlarla çevrili küçük ilçesinde lise son sınıflara Biyoloji öğretmenliği yapıyorum. Biyoloji benim için sadece bir ders ya da müfrezattan ibaret değil; yaşamın, nefes almanın ve var oluşun ta kendisi. Hücrelerin o kusursuz düzenine, doğanın kendi içindeki o mucizevi dengesine her zaman hayran oldum. Arkamı dönüp elimdeki tebeşir tozunu hafifçe çırptım. Ela gözlerimi sınıfın üzerinde gezdirdiğimde, en arka sırada oturan iki öğrencinin bakışlarını benden kaçırmaya çalıştığını gördüm. "Hocam," dedi ön sıradan bir öğrencim, meraklı gözlerle ellerime bakarak. "Kloroplastlar hücreye renk veriyor ya... Peki insan cildine rengini veren şey neydi tam olarak?" Arka sıradan kıkırdamalar yükseldi. "Melanin oğlum, melanin!" dedi gençlerden biri bastırmaya çalıştığı bir gülüşle. "Hocamızın ellerindeki gibi hani, bazı yerlerde var, bazı yerlerde yok... Harita gibi yani!" Sınıfta kısa bir sessizlik oldu. Birkaçı bıyık altından gülerken, durumun farkına varan birkaç öğrenci mahcup bir tavırla başını önüne eğdi. Yüzümdeki ve ellerimdeki vitiligo lekeleri... Cildimdeki bu pigment eksikliği, çocukluğumdan beri taşıdığım bir parçamdı. Tenimdeki bu beyaz kelebek izleri, ergenlik çağındaki gençler için bazen eğlenceli bir malzeme, bazen de bir merak konusuydu. Onlara asla kızamıyordum. Kırılmıyordum da desem yalan olurdu belki ama öfke duymuyordum. Biliyordum ki onlar henüz hayatın, farklılıkların ve yaşamanın ne demek olduğunu öğrenme aşamasındaydılar. Zaten işimi ve çocukları o kadar çok seviyordum ki, bu tatlı-sert ergen halleri sevgimin önüne geçemiyordu. Tebessüm ederek tahtaya doğru bir adım attım. Elimdeki tebeşiri masaya bıraktım ve ellerimi iki yanımda birleştirip doğrudan onlara baktım. "Çok doğru bir noktaya değindin," dedim sesimdeki o sakin, sevecen tonu hiç bozmadan. "Melanin pigmenti cildimize rengini verir. Bazen de genetik ya da otoimmün sebeplerle vücut bu pigmenti üretmeyi bazı bölgelerde durdurur. Buna vitiligo diyoruz. Yani tıpkı bir yaprağın sonbaharda sararıp farklı bir renge bürünmesi gibi... Nasıl ki doğadaki her ağaç, her yaprak birbiriyle aynı değilse ve bu çeşitlilik doğayı güzelleştiriyorsa; insan bedeni de böyledir. Farklılıklar kusur değil, doğanın bize bıraktığı kendine has izlerdir." Sınıftaki fısıltılar bıçak gibi kesildi. Arka sıradaki o alaycı genç başını mahcubiyetle önüne eğdi. Onların bu halini görünce içimdeki o şefkat duygusu yeniden kabardı. Onlar benim çocuklarımdı, öğreneceklerdi. Tam dersin özetine geçmek üzereydim ki sınıfın kapısı çalındı. Okul müdürümüz Nuri Bey, yüzünde gururlu ve ciddi bir ifadeyle içeri girdi. "İdil Hocam, böldüm ama..." dedi Nuri Bey. "Gençlerimize meslek tanıtımı için İlçe Jandarma Komutanlığı'ndan misafirlerimiz geldi. Ateşkesen Timi bugün bizimle olacak." Nuri Bey kenara çekildiğinde, açık kapıdan içeriye adeta bambaşka bir rüzgar esti. İçeriye ilk adımı atan adam, heybeti ve üzerindeki askeri üniformanın getirdiği o ağır otoriteyle bir anda tüm sınıfın nefesini kesti. Uzun boylu, esmer, sert yüz hatlarına sahip bir yüzbaşıydı bu. Göğsündeki isimlikte A. VURAL yazıyordu. Bakışları o kadar keskin, o kadar derindi ki, bir an için sınıfın havası buz kesti sanırsınız. Arkasından timi içeri girdi. Bir kadın subay dikkatimi çekti; dimdik duruşu, keskin gözleri ve kendine güvenen tavrıyla göz dolduruyordu. Ardından daha neşeli duran bir astsubay ve diğer tim mensupları sınıfa dağıldı. Yüzbaşı , duruşunu hiç bozmadan sınıfa hızlı bir göz attı. Ardından bakışları tahtanın önünde duran bana, ellerime, yüzümdeki o beyaz lekelere ve en nihayetinde ela gözlerime kaydı. O an zaman sanki bir saniyeliğine durdu. Yüzbaşının gözlerinde öyle ağır, öyle ketum ve belki de derinlere gömülmüş bir yorgunluk vardı ki... O…