BÖLÜM 3: STRATEJİK TEKLİF
Yazar: ruzgargulu

"Sen sadece yanlış zamanda, son derece yanlış yerde harcanan bir figürandın..." 3. Bölüm: Stratejik Teklif Adliyenin omuzlarıma devasa bir yük gibi binen soğuk mermer merdivenlerinden inerken, üzerimdeki adli kontrol şartının ve cezaevinin demir parmaklıkları ardında geçirdiğim o uzun, boğucu günlerin yarattığı rehavetle adımlarımı dengelemeye çalışıyordum. Gökyüzü sanki üzerime yıkılacakmış gibi kapkara bulutlarla kaplıydı; sokaklar ise bana her zamankinden çok daha yabancı, ıslak ve tehlikeli birer labirent gibi görünüyordu. Özgürlüğüme kavuşmuştum belki ama bu, sadece daha geniş, duvarları görünmeyen ama bir o kadar ölümcül olan başka bir kafese salıverildiğim gerçeğini değiştirmiyordu. İçime çektiğim o buz gibi hava ciğerlerimi yaktığında, bu şehrin sokaklarında ne kadar yalnız, savunmasız ve sırtımdaki hedef tahtasıyla ortada dolaştığımı bir kez daha acı bir şekilde fark ettim. Erez çoktan toprağa verilmişti; fakat arkasında çözülmeyi bekleyen zehirli bir bulmaca, üzerime yıkılmaya çalışılan kusursuz bir cinayet planı ve benden hemen önce o odaya sızıp tetiği çeken o karanlık, hayaletimsi el hâlâ ortalıkta cirit atıyordu. Mahkeme heyeti, hatta başından beri bana karşı duyduğu o kör ve saplantılı kinle her adımımı izleyen Başkomiser Aytuğ bile gerçeğin sadece en üst tabakasında debelenip duruyordu. Aytuğ'un gözünde ben, kocasını soğukkanlılıkla katletmiş tehlikeli ve manipülatif bir katildim; eline geçtiğim an beni doğrudan mahkemeye ve ardından demir parmaklıkların ardına tıkacak o hücreye göndereceğinden adını bildiğim kadar emindim. Asıl sırlar, asıl tehlikeli gerçekler benim zihnimin en derin, en kilitli odalarında saklıydı ve vakti geldiğinde o kapılar birer birer kırılacaktı. Merdivenlerin en son basamağına ulaştığımda, caddenin karşı kaldırımında, yağmur damlalarını yansıtan asfaltın üzerinde sessizce bekleyen siyah lüks aracı fark ettim. Aracın arka camı yavaşça, neredeyse duyulamayacak kadar hafif bir hışırtıyla aşağıya doğru süzüldü. İçerideki karanlık siluet, hiçbir acele sergilemeden, sadece buz gibi ve son derece sabırlı bir bakışla doğrudan beni izliyordu. Erez’in patronuydu o. Herkes gibi ben de onu bugüne kadar hep "Aras" olarak bilir, adını zihnimde o şekilde kodlamıştım. Erez’in hayattayken düzenlediği o tuhaf iş davetlerinde, ihtişamlı şirket yemeklerinde simasını sadece uzaktan gördüğüm bir adamdı. Arasında benimle hiçbir zaman en ufak bir tanışıklık ya da konuşma olmasa da, uzaktan ezberlediğim o keskin yüz hatlarını, kusursuz dikilmiş koyu renk takım elbisesini ve bulunduğu ortama yaydığı o ağır, baskın havayı anında tanıdım. Gözlerimi ondan kaçırmak gibi bir zayıflık göstermedim. Aksine, ona bakarken sanki hayatımda ilk defa görüyormuşum gibi, tamamen yabancıya bakar gibi boş, donuk ve tepkisiz bir ifade takındım. Bilerek, son derece hesaplı bir şekilde tanımamazlıktan geldim. Göz göze geldiğimiz o salise, zihnimdeki çarklar tehlikeli, durdurulamaz ve uğultulu bir hızla dönmeye başladı. Adliyeden adım attığım ilk gün bu adamın tam burada, bu kadar isabetli bir konumda ve saniyesi saniyesine beni bekliyor olması asla tesadüf olamazdı. Cinayetin arkasındaki asıl iradenin, tetiği çektiren o görünmez gücün bu adamla derinden bağlantılı olduğunu sezmiştim; ancak elimde mahkemeye sunabileceğim somut tek bir delil bile yoktyu. Doğrudan ve agresif bir hamle yapmak, karanlık ve dipsiz bir kuyuya taş atmaktan başka bir şey olmazdı ve bu benim sonum olurdu. Aramıza güvenli bir mesafe koyup caddenin kalabalık insan dalgasına karışmayı planlarken, siyah aracın arka kapısı kilit sesine benzer hafif bir tıkırtıyla sessizce açıldı. Önümde aniden beliren koyu takım elbiseli, iri yarı, duvara benzetebileceğim bir adam, kibar görünen ama kesinlikle reddedilemeyecek kadar sert ve net bir hareketle önümü kesti. "Araz Bey sizinle iki dakika görüşmek istiyor, Melis Hanım," dedi tok, itiraz kabul etmeyen ve etraftakilerin dikkatini çekmeyecek kadar alçak bir sesle. Etraftakilerin meraklı ve yargılayıcı bakışlarından kaçmak…