Gol 35: Beş Taksit
Yazar: Sıla

Se-lam-lar! Nasılsınız? Ben çok hastayım, o yüzden çok uzun olmadı ama beni tatmin etti bölüm. Bölüm günleri için tekrardan yazıyorum buraya, 4-5 günde bir daha makul uzunlukta bölüm atacağım artık. Bool yorum ve oy bekliyorum! iyi okumalar! *** İşi gereği sürekli oradan buraya koşturmuş ve bu tempoya alışkın, hatta seven biri olarak masa başında montaj yapmayı bile özleyeceğimi söyleseler sanırım inanmazdım. Ama özlemiştim. Şimdi her zamanki gibi güvenlik İlhan abiyle ettiğim sohbetten sonra o uzun yolu yürürken masama ve kamerama kavuşacak olmanın hayaliyle tutuşuyordum. İşimi özlemiştim, hem de deli gibi. Dün Dağhan beni almış, annesine götürmüştü. Orada ilk kez yatalak gibi oraya buraya uzanan kız arkadaş rolünden uzak bir şekilde, bir misafir gibi elimde çiçeğim ve çikolatamla hasta ziyaretinde bulunmuştum. Dağhan çiçekçide durmamak için çok ısrar etmiş, asla gerek olmadığının altını defalarca çizmişti. Arabanın içinde yine küçük bir kriz geçirmiştik. Ben kendimi camdan sarkıtınca mecburen durmuştu. Tabii çiçek ve çikolata kombosunu gören Dağhan da, kapıyı tüm yorgunluğuyla açan Derya da ve halsizce yatağında uzanan Naime teyze de görünce gülmekten yerlere yatmışlardı. Öztürk ailesine topluca gıcık olduğum ilk sefer dündü. Derya sürekli, "Abimi istemeye mi geldin?" deyip durmuştu. Dağhan'ın çok hoşuna gidiyordu bu sözü. Ve dün deli gibi iş beklemiştim. Ne Kaan ve Cihangir abi, ne de sosyal medyadan herhangi biri bana bir şey paslamamıştı. Mailimi güncelleyip durmaktan helak olmuştum. Kaan'ı arayıp sorduğumda iş olmadığını söylemişti. Yalanı da yalan olsaydı bari! Kaç tane post paylaşılmıştı dün. Şimdi hem güler yüzle hem de birini boğma isteğiyle her zamanki gibi binanın kapısından girdim. Birkaç tesis çalışanıyla, mutfaktakilerle, malzemecilerle selamlaştım. Sabırsız adımlarım sonunda beni ofise götürdüğünde kapıyı bir suç mahalini basar gibi açtığımdan bilgisayar başında montaja odaklanan Kaan elinde kahvesiyle sıçrayarak döndü bana. Üzerine birkaç damla dökülmüştü bardağından, "Yuh Gökçe!" dedi üstüne bakarken. "Elinde silahın eksik!" "Bir şey ver de kafanda patlatayım o zaman!" derken onun kadar fevriydim. İçeri girdim, gözlerim bir atmaca gibi etrafta dolandı ama yalnızdı. "Diğerleri nerede?" "Antrenmanı çekiyorlar, nerede olacaklar?" Bardağını kenara bırakırken homurdandı. Uzanıp birkaç peçete aldı, üstüne tuttu. "Lekesi kalır mı ya?" "Kalmaz kalmaz," dedim yarım ağız. "Cihangir abi nerede?" Bana ters bir bakış attı üstünü silerken. Ellerini de silip kahvesinin altına peçete koydu. "O da sahada. Senin ne işin var kızım burada?" "İşe geldim?" "İzinlisin ya?" "İznim bitti, evden çalışacaktım sözde. İş vermediniz." "Kızım sen manyak mısın?" dedi boş bakışlarla. "İş vermediysek şükret yat aşağı. Ne diye tesise geliyorsun? Bela mı arıyorsun kendine?" "Oğlum ben belanın ta kendisiyim," derken amacım onu güldürmekti ama hala pat diye girişime sinirliydi. "Ne var ya... Sana yardımcı olmak istedim." "Ayağın ne durumda?" Ayağımı kaldırdım biraz. "Yerinde, kopmadı." "Gökçe eve git abiciğim," dedi tane tane. "Git dinlen gözünü seveyim. Ben izne çıktığımda çok ararsın bu günleri." "Vallahi bak izne çık," diye masama yaklaşıp imza atar gibi parmağımı sürttüm. "Her şeyi tek başıma, izin günsüz yapmazsam ne olayım! İşimi öz-le-dim!" "Kuduruk," dedi açık açık. Alındım ve gücendim. "Az kaldı zaten iznime, kurtulacağım sizden. Senin gibi işi de aramam hiç. Karım, ben ve İtalya. Size kartpostal gönderirim anca." "Olur, bana uyar. Cihangir abi biraz kurulur gibi sana ama olsun..." "Şu an ben de sana kuruluyorum," dediğinde sandalyemi çekip oturdum. Çantamı bir kenara koydum. "Cihangir abi görmeden evine git." "Yok artık," derken bacak bacak üstüne attım. "Kovacaksın utanmasan." "Kovuyorum ulan!" demesiyle kapı açıldı. "Kim kimi kovu- Gökçe?" Cihangir abi şaşkınca bana bakarken babasını görmüş küçük bir kız gibi kollarımı kaldırdım sandalyemle ona dönerken. Beni anlayacak ve izin hakkım varken işe geldim diye takdir edecek biri varsa o…