Gol 34: Oyunbozan
Yazar: Sıla

Se-lam-lar! Nasılsınız? Erken geldik, artık bu uzunlukta bölümlerle daha kısa sürede gelmeye karar verdim. (her cuma değil, birkaç günde bir) Bununla birlikte geçen bölümdeki olayımıza da minik bir açıklık getirmiş olayım: uzun bölümlerin bana yararı olmaması yorucu bir şeyi kısa sürede tüketmem, vermem ve hayalet okuyucuların çok olması ya da aktif okuyucuların ne kadar uzun yazarsam yazayım hep ama hep istisnasız çok kısaydı yazması. benimki de can be gülüm... Ayrıca ben kimseye ceza olsun diye kısa yazmadım ki, kısa yazabildiğim bölüme böyle bir açıklama geldi sadece. Okunmayla bir alakası yok, gayet iyi gidiyoruz. <3 Bölüm çok içime sindi, kısa -kısa değil orta diyelim- yazmak da bana iyi geldi. Whatsap kanalımız Instagram öne çıkaranlarda: Postmagazinnn ve yilassil İyi okumalar! *** Sessizlik çok korkutucu olabildiği kadar en ihtiyaç duyulan da olabiliyordu. Özellikle kargaşanın içine çok atılan biriyseniz korkutucu bulduğunuz çok nadirdi. Ben de kendimce hep bir karmaşanın içindeydim. İstanbul'da doğmayan ama orada genç yaşta hayata atılan biri olarak hep bir curcunaya, küçük savaşlara ve gürültülü yorgunluklara maruz kalmıştım. Sıfırdan bir hayat kurmaya çalışmak zordu, özellikle annemle kavgamızdan aylar sonra kaçak göçek konuştuğumuz o dönemde bile hiç para almazken ailemden, sonrasında hiç almamaya başlamıştım. Babamla daha uzun bir süre hiç iletişim kurmamıştım, o bana bir yerden sonra ulaştıysa da cevapsız bırakmıştım. Tekrar konuşmaya başladıktan sonra ise bana para göndermeye başlamıştı, onların hepsini de geri yollamıştım. Gurur mu? Gurur. Kin mi? Kin. Öfke mi? Öfke. Artık dönüp baktığımda hayatımın çoğunu oluşturan bu hisler gibi hissediyordum. Öz aileme bile bir yabancıya duyduğum bir öfkeyle yaklaşabilmek beni ben yapıyor ama beni insanlardan olabildiğince uzaklaştırıyordu. Beni yaşlandıran da buydu. Ailemin zamanında içime ektiği o kinciliği ve onun getirisi mecburi doğrulmayı bir türlü bırakamamak. Dik dur Gökçe, sabret Gökçe, çalış Gökçe, kimseye ağız eğme Gökçe. Naime teyze henüz kısa bir süre önce öfkemi, "Sen bu hayatta ayaklarının üzerinde duran bir kadınsın, tabii öfkeli olacaksın," diye yorumlamıştı. Belki haklıydı, belki haksız. Tek emin olduğum benim haksız olduğumdu. Bu açık bir şekilde haksız bir direnişti. Özüm haklıydı ama beni bu denli yoran bir şey ne kadar haklı olabilirdi? Ya da hak. Hak ya da değil, Dağhan da mı anne babam gibiydi sanki? Neydi bu inat? Arabanın içindeki o sessizlik benim az önce yaşadığım anlardan sonra huzurlu, huzurlu olmasa da ihtiyacım olacak bir sessizlikti. Zaten birkaç dakika boyunca ihtiyacım yeterince karşılandı. Huzurdan oldukça uzak, kafamın içindeki doluyu sakinleştirmeye çalıştım. Gözümün önüne birkaç ay öncesi geliyordu, korkunç bir kış geçirmiş sayılırdım. İyi bir ajansta iyi bir iş, neden kötü olsun? Patronla aram da oldukça iyi, her ne kadar iş yerinde ilişkileri tasvip etmesem de... Acı bir deneyim. "Özür dilerim," demek nedense ilk cümlem oldu. Artık ihtiyaç duyulan o sessizlik yerini korkutucu olmaya bırakmıştı. Dağhan'ın mavileri dikkatli bir şekilde yola çevrilmişti, İstanbul'un akşam trafiği hava kararmaya yakınken çekilmez oluyordu, gören bir başkası onu bu otoyolda frene sık giden ayağının derdinde sanabilirdi. Köprüye gidiyorduk. Sesi kuruydu. "Neden özür diliyorsun?" Mide bulantım dinmişti dinmesine ama hızını yavaşlattığım kalbim onu böyle duyunca tekrar hızlandı. "Biliyorsun." "Bilmiyorum." "Dağhan," derken dakikalardır benim konuşmamı beklemesi bile korkutucu geldi gözüme. Ondan korktuğumdan değildi, aramıza bir soğukluk girmesinden korkmamdandı. "Orada olduğumu nereden biliyordun?" "Telefonuna takip uygulaması yükledim," demesiyle gözlerim büyüyecek gibi oldu ama ilk kez bakışları bana döndü; soğuk değildi ama pek sıcaklık taşıdığı da söylenemezdi. "Dememi bekliyorsun herhalde." "Neden öyle bir şey bekleyeyim?" "Bana olan güvensizliğin seni böyle düşüncelere de iter sandım." Bu cümlesiyle dudaklarımı birbirine bastırdım. Tekrar yola döndü. "…