Gol 10: Cesur
Yazar: Sıla

beklediğimden kısa yazdım, mesaim geç bitti mlsf. artık bölüm aralarını uzatıp bölümleri uzatacağım. Bölümden sonra ınstagramda Postmagazinnn'de buluşalım. İyi okumalar.... ⚽️ Varlığından şikayetçi olduğum durumların sorumlusu bendim. Şu an bunun farkına bir çift mavi gözle bakışırken vardım. Ona karşı olan öfkemin en büyük sebebi bendim. Benim hareketlerim, laflarım ve hatta bakışlarım onun bana karşı bilenmesine sebep olan şeylerdi. Öfkesi öfkemden geliyordu, şimdi üzerimize doğru yürüyorken o öfkenin seli bedenindeydi. Dibimizde bittiğinde bende sandığım gözleri hiddetle Selim Ayar'a tutundu. "Hemen nasıl geldin," dedi sorudan ziyade anlam veremediğini belli edercesine. "İt gibi konuyorsun kemik bulduğun yere." Gözlerim şokla aralandı. Benim, "Dağhan," dememe gerek kalmadı, Selim sanki bunu bekliyormuş gibi güldü. "Bizim çıkışımızı beklediğine göre sen de az it değilsin be Dağhan." Bize dönen birkaç bakışı gördüm, olabildiğince gerildim. O bakışlar arttıkça artacak, yüzümü istemediğim yerlerde görmeme sebep olacaktı. "Ulan polisle işi olan biziz, senden alâ it mi var?" Aralarındaki basit bir sürtüşme ya da milli sevinci bölmeyecek bir rakiplik değildi, açık açık düşmanlıktı. Birbirlerini görür görmez böyle bir nefret kusmalarını, hiç garipsememelerini beklemiyordum. "Ha bak iyi hatırlattın," dedi Selim, Dağhan'ın aksine alayını sürdürüyordu. Dağhan'ın sinirli biri olduğunu biliyordum bilmesine ama bunun sırası değildi, burası saha değildi, Nevzat Demir hiç değildi. Karakolun önündeydik! "Utanmadın mı geri şikayet açarken? Gerçi ben kime soruyorsam," diye güldü başını eğerken. "Teknik Direktöre beni şikayet eden adamsın, gencecik kızı polise mi etmeyeceksin?" "Selim," dedim, benim içimdeki öfkeyi yutacak bir durumun içine düştüm. Adını anmamla koluna tutunmam bir oldu ama hemen ardından da bir başka kol aramıza girdi. Dağhan'ın eli benim Selim'in tuttuğum koluna yapıştığında ellerim iki yanıma indi. "O konulara gireceksek edeceğim başka bir şikayet daha olur, kaşınma," Dağhan'ın bana o gün kullandığı, sinirini saklamaya çalıştığını sandığım ses tonunu düşündüm, artık sakladığı bir şey yoktu. Bakışları bende değil, Selim'deydi ve o sinir apaçık, karara karara Selim'in üzerine dolanıyordu. "Ben kurala sahada uyarım Selim, saha dışında kural görmem, belanı da sikerim." "Dağhan Bey," dedim bu sefer, kilitlediğini sandığım başını bana döndürmesiyle elim onun Selim'e sarılan koluna sarıldı. "Çekilir misiniz? Karakolun önündeyiz, tatsızlık çıkmasın." "Dağhan Bey bu saatten sonra bok çekilir," dedi pat diye, ne diyeceğimi şaşırdım. İkisi de uzun insanlardı, Selim neredeyse Dağhan'la aynı boydaydı ve ben kendimce uzun saydığım boyumla ikisi arasında kaldım. Dağhan bunu fark ettiğinde Selim'deki eli bana kaydı, ne yapacağını anlayamadım ve geri çekilmeye yeltendim ama benden önce Selim tuttu Dağhan'ı. "O kadar da değil," dedi soğuyan sesiyle. "Karakolun önündeyiz Öztürk, siklemediğin kuralı hatırlatırlar sana." "Kameracımı yanıma alıyorum diye mi?" dediğinde korkudan hızlanan kalbim alnımda atan damara dönüştü. Kameracı seni... derdim eskiden olsa ama ona bile halim yoktu. "Dağhan Bey," dedim tane tane, düz tuttum ses tonumu. Biliyordum ki o hatalar benimle başlamıştı, hem de bir küsür ay önce ilk antrenmanını çekerken değil, sekiz sene önce alt kadro bir takımın en iyi golcüsünün fotoğrafını stajda bana emanet edilen makineyle çekerken. Ben artık on yedi yaşındaki genç kız değildim, fotoğraf makinemle yanakları koşmaktan kızarmış, yüzündeki gergin ifadeye kıkır kıkır güldüğüm o genç futbolcuyu çekmiyordum. Karşımda o gerginliğinden nefret ettiğim, karşısında beni de geren ünlü bir futbolcu vardı. On yedi yaşındaki kızın öfkesini de taşımamalıydım. Hata bende başlamıştı, bende bitmeliydi. "Sizi şikayet etmiş kadar oldum, ifadeye çağrıldınız. Siz de beni şikayet ettiniz, o da benimki gibi sonuçlanmayacak." "Gökçe," diye andı ismimi, öfkeyle değil, alayla değil. Saf bir ciddiyetle, ilk kez. Konuşmasına izin vermedim. "Benim size hatam…