3.Bölüm: Nilüfer Tohumu
Yazar: Merve Korkmaz

Güneş adım adım aramıza sızdı. Başlarda utangaç bir çocuk gibi bakıyordu perdenin arkasından, zamanla kendini sevdirmiş, avuçlarında gizlediği altın tozlarını evin içine büyük bir heyecanla serpiştirmeye başlamıştı. Biz ise güneşin aksine o kadar heyecanlı olamıyorduk. Sessiz bir akşam yemeğinin ardından ilaçlarımı su eşliğinde içerken yine aynı yerde, aynı masada, aynı sandalyelerde karşılıklı oturuyorduk. Konuşmadan. Her yudumda boğazımdan geçen sadece ilaç değil, içimde suskunluğun acı tadı da mideme yol alıyordu. “Yıldız’ın yerini olduğunu arıyor musun?” Ani sorum üzerine gözlerini kaldırıp gözlerime bakmasıyla birlikte kendimi bulduğum uçurumun dibi bataklıktı, konu üzerinde bir adım daha atmamla beni o uçurumdan itip o uçurumun dibindeki bataklıklarda boğulmama gözü kapalı razı gelebilirdi. Yine de, “Arıyorum,” diyerek cevapladı beni, sesi mesafeli ve soğuktu. Konudan alakasız, “Bu evin oturma odası yok mu?” diye bir soru yönelttim. Sandalyelerde oturmak sadece fiziksel bir rahatsızlık vermemekle beraber kendimi misafir gibi, hatta fazlalık gibi hissettirmeye başlamıştı. Belki de zaten öyleyim. Salih düz bir şekilde gözlerimin içine baktı. “Var.” Sözlerine devam eder düşüncesiyle ona tanıdığım zaman boyunca tek bir sözcük bile kullanmayı tercih etmeyerek sessiz kaldı. Beklentimin boşa çıkması üzerine başımı hafifçe sallarken, “Güzel,” diyebildim. “Anlaşılan sadece özel misafirlere saklanıyor.” “Misafirlerin bazıları hasta kıvamında olduğu için pek gezdirilmiyor.” Dudak kenarıma ince bir gülümseme ekledim. “Bak sen,” dediğimde sözlerime alaycı bir hava katmış, bakışlarımı da sözlerimin alaycı havasına dahil etmiştim. “Hem kaçırılmışım, hem böbreğim çalınmış, hem de oturma odasını görebilme iznim yok. Bu kaç yıldızlı tesis, bilgin var mı?” “Tamam, ayağa kalk,” dediğinde bir anda sandalyesinden kalkarak başımda dikilmeye başlayan adamın yüzüne baktım. Aynı soğuk beyaz ten, aynı karanlık bakışlar ve ilk defa yüzüne yansıttığı bıkkınlık ifadesi. “Odaya götüreyim seni.” Kaşlarımı kaldırdım. “Senin var olduğunu iddia ettiğin ama sır gibi sakladığın o oda mı?” Başını salladı. “Önce yıkanmak istiyorum,” diye mırıldandım. Biraz çekingenlik hissine kendimi kaptırmış olsam da bunu o kadar çok istiyordum ki şu an, biraz daha yıkanmasam bedenimdeki kurumuş kan lekeleri, ağır ilaç kokuları ve kirler, bedenimle her an özleşebilirdi. Avuç içlerimle masadan destek alarak ayaklanmaya çalıştığımda Salih’in buzdan farksız soğuk avuç içleri kollarımı sardı, buna ihtiyacımın olmadığını söylemek üzereydim ki ani bir baş dönmesi geçirmiş, gözlerimde kısa süreli karanlıklar belirmişti. Kollarımı saran avuç içleriyle düşmemem için beni daha sıkı kavradı. “Çok erken yürümeye başladın,” diye söylenmeye başladığında beni azarlamak istiyor gibi çıkmıştı sesi. “Biraz daha dinlenmeliydin.” “Sorun değil,” dedim güçsüz bir sesle. “Sürekli yatmak canımı daha çok sıkıyor.” Bir süre gözlerimdeki karanlığın tamamen dağılmasını ve başımda oluşan sarsıntının geçmesini bekledik, bu sırada beni kollarımdan destekleyerek herhangi bir yere düşme eylemimin önüne geçiyordu. İyi olduğuma karar verdiğinde beni banyoya yönlendirmiş ve biraz beklemem gerektiğini söyleyip beni banyoda yalnız bırakmıştı. Gitmeden önce bana yine birkaç uyarıda bulunmuştu ama ben yine onu dinlememiştim. Banyoda taş duvarlardan yansıyan serinlik, küvet içinde biriken sessizlik, lavabo giderinden akan zaman ve yüz görmeyi bekleyen bir ayna vardı. Adımların ayna karşısında durdu. İlk başta aramızda sadece bir cam var sanmıştım, çünkü bana bakan soğuk gözler, bana ait olamayacak kadar yabancı gelmişti. Bakışlarım bile bana yabancıymışım gibi bakıyordu. Sanki orada başka biri vardı da, o biri ben değildim. Parmak uçlarımla yanaklarıma dokunmak istedim, tenimin sıcaklığında hatırlayamadığım geçmişimin izlerine rastlarım umuduyla. Ama parmak uçlarım bile ürkekti aynadaki yabancı kıza dokunmaktan. Ona bakarken sadece bu kim diye sorabiliyordum içimden, çünkü gördüğüm yüz bir bedenden daha öteydi be…