2.Bölüm: Beyaz Gece
Yazar: Merve Korkmaz

Yıldız. Bir kelime. İçime bir ömür düşürdü. Sanki biri usulca kalbimin kapısını araladı ve içeri bir yabancıyı değil, çok tanıdık bir acıyı bıraktı. Adını duydum, yüzünü göremedim. Ama o ismin ardında bir kadın vardı, sesi kısılmış, gözleri karanlığa mühürlenmişti. Yıldız… Kulaklarımda yankılanan bu isim, sanki gökyüzünden değil de yerin yedi bin kat dibinden geliyordu. O an içimde bir kırıldı, bir his, bir sezgi, belki de bir yankı. Adını koyamadığım o şey, kanımda soğuk bir akıntı gibi gezinmeye başlamıştı. Ürperdiğimi hissettim. Yaralı bir kadının haykırışının ardından susan dünya gibi, ben sustum. Ama içimde bir şey bağırdı; “Ne yaptılar ona?” Salih gözlerime bakamadı. Çünkü suskunluğu, söylediği kelimeden daha ağır bir itiraftı. Sandalyeden hızlı kalkışım, karnımı ikiye yaracak bir acıyı kollarımın arasına bırakırken ve o sandalyenin yere çarpan gürültüsünü kafamın içinde mayın gibi patlatırken bunlar aslında aldırış etmediğim düşüncelerdi. Düşüncelerimi ilmek ilmek zihnime işlenirken gereksiz olduğunu düşündüğüm her düşüncesi, zihnimiz arka uçurumundan boşluğa bırakıyordum. “Ne oldu ona?” diye sorarken sesimdeki endişe, korkuya mı yoksa nefrete mi aitti, karar verememiştim. “Ne yaptınız?” Salih cevap veremedi. Ya cevabı yoktu ya da anlatılacak gibi değildi. “Cevap ver,” diye çıkıştım aniden. “O hâlâ o geceyi yaşamaya devam ediyor.” Bakışlarımda tuhaf bir sorgulayıcı ifade gezindi, kaşlarım çatıldı. “Sen, onu orada mı bıraktın?” Başını eğdi. “Sen onu orada bıraktın,” diyerek kendi sorumu kendim cevaplayabildim. Tekrarladım, defalarca. “Sen onu orada bıraktın. Sen…” Salih kafasını kaldırıp tam gözlerimin içine baktığında belki de bir kitap gibi ilk defa okuyordum gözlerini. Hislerini. Kendinden utanıyordu. O bakışı beni ondan iki adım uzaklaştırdı ama ne kapıdan çıkabildim ne ona yaklaşabildim; arada kalmışlığım aramıza bir yıldırım düşürmüş, ortamı elektrikle ağırlaştıran o keskin kokunun içinde donup kalmıştım sanki. Nefesim, yüreğim, hatta zaman bile donmuştu. Geriye ise ben değil, Salih değil, benim haykırışım ve onun utancı kalmıştı. Dişlerimi birbirine bastırışım çenemde öfke belirtisi uyandırdı, gözlerimde ise yaşanacak sel felaketinin başlangıcını. “Sen onu orada nasıl bırakırsın?” diye öfkeyle bağırırken masanın üzerindeki iki parça eşyayı da yere atıp kırmıştım. “Beni bırakmadın, onu neden bıraktın?” Salih ağır hareketlerle yerinden kalktığında sırtında taşımakta zorluk çektiği o yükün ağırlığını bende hissetmeye başlamıştım, ağır adımlarla karşımda dikildiğinde ise yüzüne her ne kadar dik ifadeyle bakıyor olsam da bu bakışımı hak etmediğini gözlerinin içindeki her karanlık çukurda görüyordum. Çünkü gözlerindeki her karanlık çukur gözyaşlarıyla doluydu. Hayır ağlamıyordu, gözlerinde görüyordum. “Yıldız benim kız kardeşim.” “Ne?” Kız kardeşiyle mi tehdit edilmişti? “Sen kimsin?” diye sorabildim bir süre sonra, sesime yansıyan duygularımı asla tarif edemiyordum. Kelimeler belirmişti bir tek; belirsizlik, şaşkınlık, öfke, nefret, korku, endişe… “Sen kardeşine ne yaptın?” “Ben yapmadım,” dedi. Ben yapmadım dedi? “Sen yaptın!” Bir anda parmakları kolumu sardığında sırtımın ne ara mutfağın taş duvarlarına yaslandığını anlayamamıştım, yine de içimdeki başı dik kız çocuğuna engel olamayarak gözlerimi kaldırıp Salih’in katran çukuru karanlığına sahip gözlerine diktiğimde korkmadığımı inkâr edemezdim. Çünkü gözlerimde herhangi iki bakış yoktu, gözlerimde iki karanlık çukur vardı. Beni o çukurdaki bataklıklarda öldürmek istediğine emindim. “Hiçbir şey bilmiyorsun!” diye haykırırken benim haykırışım onun yanında minik bir kıvılcım gibi yanıp sönmüştü.“Ama yorum yapıyorsun! Yapma!” Bu söylediklerinde onu haklı bulsam da ve bazı şeyler onun lehine işliyor olsa da o geceye dair ne yaşandığını net olarak bilemeyecektim. Peki ben bu durumda Salih’e nasıl güvenebilirdim ki? Belki o da onlardandı ve kalan organlarım için beni bu yüzden canlı tutmaya devam ediyordu? Duraksadım. Ben bunu neden daha önce düşünememiştim? Düşüncelerimi…