1.Bölüm: Sil Baştan
Yazar: Merve Korkmaz

İnsanlar duygularını biriktirdiği bir denizin içinde yaşardı; bazıları denizin üstünde nefes alırlardı, bazıları denizin içinde nefes almak için uğraşırdı ve bazıları da denizin en dibinde yavaşça ölürlerdi. Peki ya, ben nerede yaşıyordum? Denizi kayıp bir kumsalda gibi hissediyordum kendimi ama o denizin artık o kumsalda olmadığını da biliyordum. Belki bir denizimin olması beni yaşatırdı, belki beni yaşatmaya çalışırdı ve belki de beni öldürürdü. Bilmiyordum. Öyle bir boşluk çarpmıştı ki yüzüme, ciğerlerime dokunan nefese kadar yabancılaşmıştım kendime. Böyle bir boşluğun içinde ise bütün bilgiler birbirine karışıyordu ama bu bilgileri nerede, ne zaman, nasıl, ne şekilde öğrendiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sil baştan. “Adımı biliyor musun?" Kar taneleri döküldü sesinden, yaz aylarında. “Eflal Şahin.” Cennette meyvelerinin yerde, köklerinin gökyüzünde olduğuna inanılan ağaç. Gök mavisi. “Eflal,” diye tekrar ettim, kendimle tanıştığımda. Duraksadım. “Peki sen nereden biliyorsun benim adımı?” Siyah gözlerine o kadar çok dikmiştim ki gözlerimi, gözlerimi diktiğim her saniyede siyah bataklıklarında bir nilüfer yosuna takılıyor, bataklığın ağlarında ölüm buluyordu. Gözlerini bana çevirdiğinde bataklığın ağlarında ölüm bulan bir nilüferdim. “Su ister misin?” “Sana bir şey sordum,” diye sinirle soludum bir anda. Göğsümde filizlenen sinirin dalları dilime kadar uzandığında o sinirin kökleri belimi sarmalamış, yaramı hatırlatmıştı bana. Sessiz kaldı, gözlerime bakarken. Ama ben onun gözlerine bakarken sessiz kalamıyordum. “Adımı nereden biliyorsun? Kaç gündür uyuyorum? Bir şey söyle.” Sakin bir sesle, “T.C. Kimlik Kartın bende,” diye cevaplamaya başladı beni. “Ve altı gündür uyuyorsun.” Kalbim sancılı bir ağrı bıraktı dudaklarıma, susturdu beni; herhangi bir şey hissedebildiğimden değil, herhangi bir şey hissedemediğimden. Uzandığım yerden, ayakta başımı bekleyen adama öylece bakıyordum ve bakışları o kadar karanlıktı ki, bir ölüm kadar, oradan herhangi bir duygu kırıntısı çekip alabilmem söz konusu değildi. Sertçe yutkundum. “Neden yaptın bunu bana?” Sakince düşündüğümde beni hayata bağlayan o adamdı, beni yaşatan, hâlâ nefes alıyor olmamı sağlayan o adamdı, bunu inkâr edemezdim. Bu yüzden böbreğimi çalmadığını biliyordum ama içimden de neden diye soruyordum doğal olarak, bunu bana neden yaptı? Yapmak zorunda mıydı? “Şu an için çok erken,” demekle yetindi, dudaklarından dökülen kelimeler bir bıçak kadar keskindi. Benim için yeterli olmadığını düşünerek konuşacaktım ki, beni durdurdu. “Zamanı gelene kadar seni uyutmamı istemiyorsan zamanı gelene kadar bekle, anlaştık mı?” Bir an tereddütte kalsam da ona inanabilmek için, belki de güvenebilmek için yine zamana ihtiyacım vardı. Şu an her şeyi olduğu gibi anlatsa bile ona ne kadar inanabilirdim ki? Ne kadar güvenebilirdim? Sakin bir nefes verdim dudaklarımın arasından. “Zamanı gelecek ama değil mi?” “Gelecek.” Ruhsuzca baktım yüzüne. “Söz mü?” Ruhsuzca baktı yüzüme. “Söz.” Beni dört duvar arasında yalnız bıraktığında zihnimde dolaşan bir sürü bilgi vardı, her bilgi birbirine çarpıyor, çarptıkları her bilgi bir bir gözlerimin önüne seriliyordu. Zihnimde neden mavinin kırmızıyla karıştığında mor olduğu bilgisi dönüp dolaşıyordu ki? Ya da zeytinin ağaçta yetişen bir meyve olduğu? Bunun gibi birçok gerekli gereksiz bilgiler dolaşıyordu zihnimde ama her şeyi bildiğim de söylenemezdi. Mesela kafama aldığım darbenin neden olduğu hafıza kaybı, anılarımı bir çırpıda silerken bu bilgileri hâlâ nasıl saklayabildiğini bilmiyordum. Tahmin ettiğim bir şey vardı ki, o da tıpla aramın hiç olmadığı çünkü tıpla ilgili bildiğim tek şey, kalple âşık olunamadığı bilgisi... Her neyse. Dediğine göre ameliyattan sonra iki gün geçmişti ve dün sabah olduğunu düşündüğüm birinci günümde sadece birkaç dakika uyanık kalmıştım ama o bir kaç dakikanın her saniyesini de hatırlıyordum. Öncesi yoktu. İnsanlar yaşadıkları kadar olmalıydı, ona göre düşünür, ona göre davranırdı. Benim ne düşündüğüm, nasıl davranacağım i…