9.Bölüm: Kaybolmuş Yıllar ve Yollar
Yazar: Merve Korkmaz

Bazen söz biter çünkü acı tarif edilemez olur. Dil dönse bile yürek susar, kelimeler ağız eşiğinde parçalanarak anlamını yitirir. İçinde kopan fırtınaları anlatmaya ne bir hece yeter ne de bir harf. Gözlerinin yaşlarla dolduğu, nefesinin boğazına takıldığı o anlarda sessizlik, en gerçek ağıt olur. İnsanlar yalnızca bakar çünkü konuşmak ihanettir o sızının derinliğinde. Ve acı, artık adı olmayan bir dilde konuşur. Sen ise sadece izlemek zorunda kalırsın. İçindeki yankılarla baş başa kalırsın sonra. Her şey susar; yollar, gökyüzü, hatta kalbin bile. Bir tek acının sessiz nabzı yankılanır kulaklarında. Ne geçmişe dönebilirsin ne de geleceğe yürüyebilirsin artık, anın içinde donmuş bir hayalet gibi kalırsın. Her şey anlamsızlaşır, sesler, renkler, insanlar. Ardından kendini de anlamsızlaştırırdın. Çünkü bazı acılar geçmez, anlatılmaz; sadece taşar, sessizce, yüreğini parçalayarak. Telefon kapandı. Salih aracı hızlandırdı, bir saate kadar gideceğimizi söylediği o yere on dakika içinde varmış olabilirdik. "Salih," dedim korkarak. "İn." Tehditkâr bir sesle söylediği tek kelimelik emir, onu dinlemekten başka hiçbir şey yapmaya cesaret edemeyecek kadar kırılgan, çaresiz ve yabancı hissettirmişti bana. Sanki o kelime havada asılı kalan görünmez bir zincir olmuştu da boynuma dolanmış, beni kölesi ilan etmişti. Geriye itaat etmek kalmıştı, hissettiğim o korkunun içinde. Salih yüksek katlı bir binanın girişine yürümeye başladı, onu takip eden adımlarım bir an kesildi. Gitmek istemiyordum. "Salih..." "Yürü." Ona isyan etmek istiyordum çünkü bu sessizliği beni korkutuyordu. Sözlerinden çok, söylemedikleriyle kuşatıyordu beni. Her suskunluğu bir tehdit gibi; her bakışı, içimdeki sesleri susturuyordu. Bense bağırmak istiyordum, hayır diyebilmek, geri çekilebilmek ama içimdeki o tanımsız korku, boğazıma dolanmış bir ip gibi sıktı kelimelerimi. Yine de bir parçam direnmek istedi, küçücük bir kıvılcımın yaydığı inatçılıkla. Salih onu takip etmediğimi saniyesinde fark edince bir an durdu ve sonra aniden geri dönerek üzerime doğru yürümeye başladı. Bedenimin her zerresinde hissettiğim korku adımlarımı geriletti ama ondan kaçamadım da. Tek kelime etmeden parmaklarıyla kolumu kavradığında, "Salih bırak," diyebildim, beni duymamazlıktan gelerek on iki katlı bir binanın girişine çekiştirmeye başladı. Beni çekiştirmeye başladığında içimde bir değil, çok şey kırılmıştı. İsyan etmek istedim, seslenmek, ona karşı çıkabilmek, hatta o sert tutuşundan kurtulabilmek. Ama aramızdaki bu güç eşitsizliği benim kazanmama asla izin vermiyordu. "Gitmek istiyorum Salih, bırak." "Nereye gideceksin?" Soğuk bir sesle sorduğu o sorunun cevabını bilmiyordum, bu soru ancak kalbimi inciten bir soru olmuştu. Zaten Salih de tam olarak bunu istemişti. Çünkü bu bir soru değil, bir meydan okumaydı. Gidecek bir yerim elbette yoktu, tanıdığım bir yüz yoktu, adresini hatırladığım bir ev yoktu, yabancı hissetmediğim yollar yoktu. Ama Salih'in yanında da kalamıyordum. Üzerindeki ağırlık, gözlerindeki öfke, etrafımdaki yabancılık; bunlar bana nefes aldırmayan duygulardı, boğuyordu beni. Yalnızca gitmek istiyordum, uzaklaşmak istiyordum. "Korkuyorum," diyebildiğimde onun kontrolü altında binanın girişinden geçmiş, asansörlere yönelmiştik. Sözüm bir fısıltı gibi, havada buharlaşıp yok olacak kadar hafifti. Ama o duysa da duymasa da o tek kelime benim içimde on iki kez yankılandı, ilk kez bir duyguyu adlandırabilmemin ürkekliği içinde. Salih, ölüm tehdidi veren bir fısıltıyla... "Korkmalısın." Asansörlerin önünde beklememiz çok uzun sürmeden tek düğmeyle iki yana kayarak açılan asansör kapısından beni içeriye neredeyse itecek gibi geçirdi, sol dirseğimden kavramış olmasa belki asansörün bir köşesine savrulmuştum çoktan. Asansörün içerisinde loş bir ışık vardı, yapıldığı metali ağır, zemini soğuk ve her şeyi fazla sterildi. "Gitmek istiyorum," dedim tekrar, korku içinde. İki yana açılan asansör kapıları tekrar bir araya geldiğinde bir bilinmeze değil, çoktan yazılmış bir kadere gidiyormuş…