Yanık Yakarış - Giriş
Yazar: Merve Korkmaz

Cam kırıkları büyük bir baskıyla on iki tane akrebi kesti, yelkovan ise dokuzda durmuş, can parçalayan bir umutla zamanın devam etmesini bekliyordu. Beklemekle kaldı. Sadece birkaç saniye önceydi; uykumun derinliklerinde siyah perdeye yansıtılan bir rüyanın etkisiyle uykumdan sıçramış, yatağın hemen yanında duran komidinin üzerindeki saati elimle çarparak düşürmüştüm. Cam kırıkları öyle bir dağılmıştı ki, hırçın bir dalganın kayalıklara çarparak dağıldığı gibi dağılmıştı her bir yana. Sonra kapıya yaklaşan o adım seslerini duydum, kalbimin kafesini parçalayan darbelerinin beni şimdiden yorduğunu hissettim. Kapı açıldı. Katran karası kadar koyu olan gözler beni bulduğunda bütün odanın aydınlığı onun gözleri tarafından yutulmuş, ikimizi de gözlerindeki bataklığa sürgün etmişti. Kendimi kuru bir ağaç gibi hissetmiştim, küçük bir dalımı bataklığa batırmış, bir daha kendimi geri çekememiş ve o bataklığın mezarım olmasına izin vermiştim. Bakışlarım ilk bulduğu noktada son nefesini verdi. Uzandığım yatağın sert yüzeyine doğrulmak için dirseklerimden yardım alarak doğrulmaya çalıştım, bunu yapmak dudaklarımdan acı dolu bir iniltiyi koparmıştı çünkü belimin sol yanında öyle bir acı vardı ki, derimin ikiye yarıldığını hissetmiştim. Belki de bu bir his değildi. “Dur, kıpırdama,” diye uyardığını ve bana doğru adımlar atmaya başladığını gördüm yabancı adamın. “Yaklaşma,” dedim sert bir sesle, adımları kesildi. Göğüslerime kadar çekilmiş beyaz örtüyü itelerken üzerime giydirilmiş siyah tişörtün kime ait olduğunu sorguluyordum, böyle bir tişörtüm var mıydı hiç bilmiyordum ama o yabancı adamın da bu kadar küçük bir tişört giyeceğini hiç sanmıyordum. Kısa bir an durdum, yorulduğumu hissetmek başımı yastığa koymama ve derin nefesler almama neden oluştu. Yabancı adamın bakışları benden ayrılmazken içimdeki sabırsız şeytan tişörtün eteklerini kaldırdı, başımı zor güç kaldırdım yastıktan. Acının kaynağıyla yüzleştim. Belimin ekseninde sarılı beyaz bir sargı bezi ve sargının yoğun olduğu sol tarafımda kurumuş kan lekesi görmeyi beklemiyordum, gözlerim irileşti. Acıyla kıvrandım. “Bu ne ya?” diyebildim gördüklerim karşısında, sesime dökülen gözyaşlarının gözlerime uğramaya niyeti pek yoktu. Öfkenin kontrolü gözlerimdeydi. “Ne bu, gerçek mi?” “Öncelikle sakin olmalısın,” diye konuşmaya başladı yabancı adam, sesindeki ifadesizlik miydi beni daha çok öfkelendiren bilmiyorum ama nasıl sakin olmamı bekleyebilirdi, bunu hiç anlamıyordum. “Yaralısın gördüğün gibi, sakin ol. Kıpırdama.” “Ne sakin olması?” diye bağırdım bir an, yaramın kasıldığını ve o yaradan birkaç damla kanın firar ettiğini hissettim. Öfkeli bakışlarım siyah katran çukurunu buldu, bana doğru bir adım atmak üzereydi ki bunu durduran şey başımın altındaki yastığı alıp ona atmaya çalışmak olmuştu. Ayaklarının ucuna çarpan yastık belki onun canını yakmamıştı ama yastığı atmak benim canımı çok yakmıştı. Acıyla inledim. “Defol git, yaklaşma bana.” “Daha kötü ol-” “Böbreğimi mi çaldın, orospu çocuğu?” diyerek tekrar bağırdığımda yaramın daha çok yarıldığını hissettim, sonra o yaradan gelen katre katre kanın sızıntısını. Duraksadı. “Ne biçim konuşuyorsun sen öyle?” diye sorduğunda sert bakışlara sahip olan siyah çukurlarını doğrudan gözlerimin içine dikmişti, o çukurdaki bataklığına kafamı sokmak istediğini sezdim kısa bir an. “Ağzını sikerim, aile var burada. Ağzını topla.” Ona aldırış etmedim. Bir kez daha dudaklarımdan kopan acı dolu inilti gözlerimin önüne kara bulutları getirdi, göremiyordum. Kafamı yatağın sert yüzeyine düşürürken nefes almaya ihtiyacım vardı, kalbimin göğüs kafesime öyle bir çarpışı vardı ki, saniyede iki yüz yirmi iki defa dönen bir tekerlekle yarışsa, bu yarışı açık ara kalbim kazanırdı. Kalbim ciğerlerime derin nefesler aldırdı, aldırdığı her nefes yarama bir iğne kadar acımasızca batarak canımı yaktı. Bir kez daha, bir kez daha ve bir kez daha. “Acıyor,” dedim fısıltıma karışan acılı bir iniltiyle. Bir kez daha derin bir nefes aldım, bir kez daha battı aldığım nefes.…