1|GECE HATASI VE CELTEMEN
Yazar: VALZEVAN

Bölüm görselleri

BÖLÜM 1 DEVRİM ÜNAL “GECE HATASI VE CELTEMEN” Sene 2016, Eylül. Kırk gün yalan söyleyen, kırk birinci gün yakalanır. Değiştiriyorum, on yedi yıl benden kaçan, on sekizime üç gün kala yakalanır. Bugün, güneşin doğuşu, gökyüzünün kara bulutlarını alt edememişti. Rüzgâr, geçmişten gelen bir sır gibi ağaçların yapraklarını hışırdatıyordu. Yağmur yağmadan önce gelen anlamdıramadığım kokular dans ederek geldi burnuma. Yalnızca üç gün kalmıştı, bu üç gün, on yedi yılın yükünü taşıyan bir zaman dilimiydi. Her sabah, aynada gördüğüm yüz, hayal kırıklıklarının ağırlığı altında ezilmiş gibi görünüyordu. Gözlerim, içine kapanmış bir deniz gibi derin ve karamsardı. Kalbimde bir yerlerde, gerçeklerin yankıları çınlıyordu ama aklım duymazlıktan geldi. Çünkü bugün babamla tanışmaya gidiyorum. Yüz yüze. Vakti gelmişti, elimdeki zarfla hayatımın dönüm noktasını yaşamam gerekiyordu. Plazanın önünde durdum. Derin bir nefes aldım. Ellerimi saçlarımda yüzümde gezdirdim. Giydiğim okul formamın yakalarını düzeltip önceden sıktığım parfüm kokuyor mu diye kontrol ettim. Kolejdeki çakma sarışın olan zengin kızın dolabının kilidini tel toka ile açıp milyonluk parfüm şişesini üstüme bocalamıştım. Bu yüzden üstümde kalmak zorundaydı. Kargaların sesinden gökyüzüne baktım tekrardan. Onlarca kuş uçuyordu, belki evlerine gidiyordu ya da benim istediğim hayatı yaşayıp başka kıtalara göç ediyordu. Aramızda tek bir fark vardı. Onlar sürüyle, aileleriyle göç ediyordu ben ise tek başıma. Yalnız kuş idim. Özgür sanan ve yalnızlığını kesin bilen bir kuş. Yapayalnız bir kuş. Binadaki yazıya tiksintiye baktım. PİRİNÇÇİOĞLU HOLDİNG Beni yok sayarak var ettiği biricik plazası ve saygı değer üstün soyadı. Benim varlığımı bilerek mükemmel bir hayat yaşamış ve ailesine yaşattırmış olması ne haksızlık ama… Danışmanlık kısmında çok zorlandım. Uzun uğraşların sonunda onunla bir görüşme ayarladım ve bunu maalesef annemin adını kullanarak oldu. Başka bir yol mümkün değildi. Plazanın en üst katına asansörle çıktım. Sekreter ayağa kalkarak beni karşıladı ve büyük patronun odasında geldiğimi söyledi. Sekreterin çıkıştaki sahte nezaketine karşılık tepkisiz durdum. İşte başlıyoruz. Kapıyı açtığımda karşımdaki manzarayı analiz etmek için sadece üç saniyemi ayırdım. Tam karşımdaydı. Benden on beş adım uzaklıkta ayağa kalkmış bana bakıyordu. Biyolojik babam, Aziz İlteriş Pirinççioğlu. Ona bakmanın fazlası zaman israfıydı. Çünkü masanın ardındaki adamı bir baba olarak değil de Münih’e giden yolumun üzerindeki bir ödeme noktası olarak görüyordum. Yüz hatlarını, göz rengini ya da çok övülen karizmasını incelemedim. Benim için o, pahalı bir takım elbisenin içine yerleştirilmiş, imza yetkisi olan beş para etmez bir et yığınından ibaretti. Çünkü o, şeytana pabucunu ters giydirip arkasından faturayı da bize kesecek kadar haysiyetsiz, ruhunu şöhrete, paraya ve güce satmış bir iblisti. Varlığı, odadaki ağır ve pahalı mobilyaların bir uzantısıydı. Soğuk, sabit ve işlevsel. Üzerindeki kusursuz lacivert ceket, odadaki deri koltuklarla aynı terzinin elinden çıkmış gibi duruyordu. Gözlerindeki şaşkınlık ifadesine bile odaklanmadım. Ona daha çok yaklaştığımda burnuma gelen kokusunu kendime yasakladım. Ve nefesimi tutarak zarfı bıraktım. Bakışlarım sadece masanın üzerine bıraktığım zarftaydı. “Hoş geldin.” Diyerek sandalyesine geri oturdu. “Hoş buldum.” Dedim soğukça. “Kahve, çay ne istersin?” diyerek bir eli şirket telefonuna gitti. “Bir şey istemem. Birazdan giderim.” Ona karşı takındığım tavır tıpkı yabancı biriyle konuştuğum tavır gibiydi. Soğuk, mesafeli ve sert. “Peki, annenin adını duydum aşağıdan. Adın ne?” dediğinde ufak bir gülümseme yapabilirdim. Yapmadım. Üzülmedim de. Beni hiç umursamamış olacak ki adımı bile öğrenmek istememiş. Bilmiyorum belki de kız olduğum içindi bu sorumsuzluğu. “Devrim. Devrim Ünal.” Benim için karşımda bir insan değil, on yedi yıllık sessizliğin birikmiş faizini ödemesi gereken bir makam duruyordu. Ne ellerinin titremesi ilgimi çekiyordu ne de yüzündeki sahte heyec…