biterken
Yazar: bizâr

Bir varmış ve bir yokmuş. Hep böyle başlar zaten. Bir varmış ve bir yokmuş. Kötülük en iyilerin üzerine binmiş ve sonra yok olup yitip gitmiş. Değil mi? Tüm o güzellikler dolu, saf, her şeyi hak eden iyilik melekleri insanların başına gelen kötü, korkunç ve hiçbir şeyi hak etmeyen kötülükler. Sanki hayat bu kadar basitmiş gibi. Bir varmış ve bir yokmuş . Neymiş peki bu yok olan? Doğup büyümemişler gibi davranılan, bir geçmişleri olmamış ve hayat onlara seçimler sunmamış ve onlardan almamış, almamış, hiç almamış ve kalplerinde ezelden beri yalnızca anlamsız, sebepsiz kötülüğün hüküm sürüldüğüne inanılan insanlar elbet. Onlar yok olmayacak da hayatın sürekli en güzel anları ve kolaylıkları hediye edip durduğu iyiler mi yok olacak? Güldürmeyin beni. Benim hikâyem ise, öte yandan, bu şekilde başlamıyordu. Benim için bir varmış ve bir yokmuş olamazdı çünkü bu hikâyede iyi de kötü de bendim. Gerçek bir insandım ne de olsa, saf iyilik veya saf kötülük gibi uç noktalarda değil, içinde ikisini de barındıran bir ahlak anlayışıyla bezenmiş gerçek bir kahraman. Her şeyin bir karşılığı vardır. İyiliğin bile ve eğer, hakkım olanı alamazsam, bunun da bir karşılığı olmalı. Karşı tarafın pek hoşuna gitmeyen bir karşılık. Hikâyenin bu kısmı beni pek ilgilendirmiyor doğrusu, ne de olsa hakkımı aramak hakkım. Bu diyarı keşfettiğimden beri hikâyemin birçok versiyonuna denk geldim. Bunlar genelde yardımımı sunduktan sonra karşılığını ödemeyen kasabanın çocuklarını büyülü müziğimin peşine takarak kaçırmamla ilgili. Bu anıyı hatırlıyorum. Namımın yürümesinin sebebi buydu, kimsenin bir daha bana kazık atmayı düşünememesinin de öyle. Fakat baktığım her sonda çocukları ormanda tuttuğum, birkaçının farklı sebeplerle kaçması sonucu kasabayı uyarması ve iyilik dolu halkının kafasına göre iş yapan başkanlarına kızarak bana altınları ödemesini söylemesi ile bitiyordu. Bu doğru değil. Çocukları ormana götürdüm, evet. Sonra yürümeye devam ettikleri ve devam ettikleri ta ki bir göle gelene ve yürümeye devam etmelerine kadar. Sonra hiçbiri kendinde olmadığı için gölün içinde kıpırtısızca boğulmayı beklediler. O zamanlar, bundan herhangi bir haz duymadığımı belirtmek isterim. Hiçbir yönden umurumda değildi. Sadece bana yapılan haksızlığı ödetmek istemiştim, başarılı da oldum. Fakat şimdi... Ah, şimdi işler öyle farklıydı ki... Ağacın altında, köklerinin dibe çöktüğü bir çukurdaki o hafif ışık çatlağını bulduğum ve ardındaki diyarı keşfettiğim gün kendi insanlarımı bulduğum gündü. Burada herkes benim gibi. Uçlarda yaşayan tiplemeler sadece masal kahramanlarından ibaret ve herkesin kendi çatışmaları var. İyi ile kötü, doğru ile yanlış ve ahlak anlayışları hakkında süregelen fikirler ayrılığı hala daha bir çözüme sahip değil. Her şeyin bir ama sı var burada. Ve öğrendim ki, amalar en acımasız avcının bile hayatını kurtarır türdendi. Geri dönmeyi hiç düşünmedim, ne o zaman ne de şimdi. Fakat çatlağın orada durması, varlığını biliyor olmam zihnimde sürekli beni rahatsız eden bir etkendi. Onu kapatmam gerekiyordu. Ne kendimi orada bulabileyim ne de başkaları kendilerini burada bulabilsin. Benimdi bu diyar, sadece bana ait. Diğerleri böyle bir yerde yapamazdı da zaten. Denedim de. Hiçbiri hiçbir işe yaramadı. Pes etmiştim. Hayat hep pes ettiğin anda istediğini sana verirdi. İki diyarın arasındaki tek benzerlik de buydu sanırım. Umudun tükendiği zaman hayat karşına kapılar açar. Tabii, bu durum öteki tarafta benim gibiler için asla geçerli değildi. Diyorum ya, burası kim olduğumuzu umursamıyor. Denediğim bilmem kaçıncı dükkânda kahvemin tadını çıkarıyordum ki tüm bedenimi yalayıp geçen bir dokunuş ile ürperdim. Sırtım dikleşti, içim gıdıklandı adeta. Zaman donmuşçasına yanımdaki kaldırımdan yürüyüp geçen bir kadının ardında bıraktığı kokusu tüm diğer esansları bastırarak algıladığım tek gerçek oldu. Büyü kokuyordu. Geçitle bağlantılı bir pırıltı yayıyordu etrafına ama kimse görmüyordu tabii. Benden başka kimse. Elim mızıkama gitti, hafif bir ezgi üflerken yürümeye devam…