Kusursuz İllüzyon
Yazar: Emre Şimşek

Bu dünya Ruem’e bildiklerini sorgulatıyordu. Korkunç olduğumu nereden çıkardı? Ona saldıracak gibi mi durdum? Elinin birini karnına paralel şekilde koymuş, diğer elinin dirseğini ona dayamış, eli çenesine gitmişti. Bu hareketi artık anlamlandıramadığı bir şeyler olduğunda yapıyordu. Kurna geri geldiğinde bağırarak, "Git, gözüm görmesin seni!" dedi. Ruem, "Tamam," diyerek çıktı. Sokakta yürürken ileride daha uzun binalar çıkıyordu. Yavaş yavaş adımlarken güneş tepeyi biraz geçmişti. Ruem terlemiş; üstü oval, kendi boyunun yarısı kadar, beyaz, tam ortalanmış bir çeşmenin yanına gitti. Üstü örümcek ağı örülmüş açma yeri vardı. Sarımsı bir rengi vardı. Çeşmenin kafasına elini atarak gözlerini biraz ona dikti. Açmadı, eliyle sağını solunu kontrol etti ve sonrasında yavaşça aktı. Su o delikten gelirken eğildi ve izledi. Biraz bekledikten sonra yüzüne soğuk bir su çarptı. Tekrar alıp ensesine değdirdi. Su soğuktu, onu rahatlatmıştı. Düzeldi. Sağ elini çeşmenin üstüne dayadı. Akan suyu izlemeye başladı. Korkunç demek. Biraz daha baktıktan sonra çeşmeyi kapattı ve yürümeye başladı. Tekrar ağaç gölgesi olan bir banka oturdu. Sanki hiçbir şeyden habersiz gibi öylece oturuyordu. Karşısında bir tabela vardı. A l n a s. Aln alnass. Tabelayı okumuştu ve harflerin zihnindeki o tanıdık dizilimiyle bir anda ayağa kalktı. "Annem..." diye kısık bir sesle söyledi. Kurna ona ne zaman geleceğini söylememişti nasıl olsa. Kütüphane uzakta değildi. Biri ona kitap okuma gibi bir şeyin olduğunu ve bunu kütüphanede yaptıklarını söylemişti. Demek ki okumak kütüphane. Oraya doğru yöneldi. Diğer evlerden biraz daha büyüktü. Ruem kapının önüne geldi. Sağına soluna, sonra da kütüphaneyi merdivenlerden yukarı doğru süzdü. İçeri, o açılan kapıdan adımını attığında aşırı bir sessizlik vardı. Adımını attıkça sesler sanki yankılanıyordu. Çevresine baktı, çok az insan vardı. Birkaç kişi raflardaki şeylere bakıyor, birkaçı da sandalyelerde oturmuş o şeyleri izliyordu. Dolapların içinde yürümeye başladı. Hepsi birbirinden farklı o kadar çok şey vardı ki gözlerini aşırı derecede kırpmaya başladı. O dolaptaki şeylere bakan gence, "Bunlar ne?" diye sordu. Genç elindeki kitabı sallayarak, "Kitappp," dedi alaycı bir sesle. Ruem rafa çevirdi kafasını ve bir tanesini aldı eline. Direkt ortasından iki yana açtı. Heceleyerek 2 paragraf okumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Esnedi. Kitabı kapattı ve yerine bıraktı. Döndü ve kütüphaneden çıktı. Gidip bir ağacın altında biraz uzandı. Güneş batmaya doğru hafiften yönelmişti. Adımını dükkâna doğru çevirdi. İlk önce Kurna’ya sormalıyım. Benim dışarıdan geldiğimi bilen tek o var… Dükkâna vardı, Kurna orada müşteriyle ilgileniyordu. Sadece Ruem’e sinirli gözlerle baktı. Ruem hiçbir şey sormadı. Ertesi gün olduğunda Kurna’nın bakışları hâlâ üzerindeydi. Ruem, "Burada herkes okuma yazma biliyor mu?" diye sordu. "Geneli bilir," dedi Kurna. Biraz bekleyip karşılık vermeyince, "Niye sordun?" diye soru yöneltti. "Merak ettim sadece." "Ne yapacaksın merak edip? Okuma yazma senin ne işine yarayacak pis vahşi hayvan!" dedi Kurna. Artık Kurna’nın böyle sözleri fazlalaşmış ve iş konusunda da yüklenmeye başlamıştı. Ruem bunlara karşı hiçbir zaman karşılık vermemiş, sadece o donuk gözlerle bakıp geçmişti. Ama bu sefer farklıydı; akşama kadar çalışıyor, kendine vakit ayıramıyor, akşamları da her yer kapanıyordu. Aldığı akraları da doğru düzgün hiçbir şeye harcamamıştı. Ruem, "Ben işi bırakıyorum," dedi. Kurna şaşkın, sinirli bir öfkeyle Ruem’e döndü: "Ne dedin?" Ruem Kurna'nın yüzüne bile bakmıyordu. "İşi bırakıyorum." "Bırakamazsın, olmaz." "Bırakıyorum." "Maaşımı beğenmedin? Birileri sana bir şey mi dedi? Ben sana kimseyle konuşmayacaksın demedim mi?" derken kaşları çatılmış, vücudu gerilmiş, kelimeler ağzını tam dolduruyordu. "Bırakacağım." "Seni kurtardım, dükkânıma aldım, sefil hayatından kurtardım; karşılığı bu muydu nankör varoş?" "Nankör?" dedikten sonra Ruem kafasını kapıya doğru çevirmişti. Ama Kurna sadece Ruem’e bakıyor, ağzından konuşurken s…