TORA
Yazar: Emre Şimşek

Tora, bildiği o küçük Terk köyüne kıyasla devasa bir yerdi. Birbirinin peşi sıra yükselen koca evlerin arasından, dar sokaklara doğru adımını attı. Etrafta dolanan birkaç insan, koşturan ufak çocuklar... İleriden, uğultu halinde insan sesleri geliyordu. Adımlarını hızlandırmadı; o donuk ve hissiz yüz ifadesiyle yürümeye devam etti. Sokağın sonu, devasa binaların çevresini kapladığı ve birçok şeyin olduğu yere açılıyordu. İnsanlar o kadar kalabalıktı ki herkes bir tarafa koşturuyor, kimisi bağırıyor, kimisi birbiriyle hararetle konuşuyordu. İnsanlar sürekli bir şeyler alıp veriyordu. Tezgâhların üzerine dizilmiş renk renk meyveler, sebzeler, parıldayan eşyalar, bıçağa benzeyen kesici aletler ve daha önce hiç görmediği çeşit çeşit kıyafetler vardı. Bu kadar çok insan, bu kadar fazla ses, renk ve hareket. Orada olan her şeye bakmaya çalıştı. Bir an dünyası kendi etrafında döndü, gözleri karardı. İçgüdüsel olarak elini sert duvara yaslayıp yere çömeldi. Midesinden boğazına doğru ani bir bulantı yükseldi, kusacak gibi oldu. Derin nefesler alıp bekledi. Kriz fazla sürmeden geçti. Ayağa kalktı. Yine ne oldu vücuduma? Bu aralar kendi kontrolüm dışında ne çok şey yaşıyorum... Yere çömeldiği o köşeden, kalabalığı izlemeye koyuldu. Kartal gibi keskin ve soğuk bakışlarla her şeyi kontrol ediyordu. İnsanların yüzlerindeki duygu değişimleri, vücut hareketleri ve yürüyüş tarzları hepsi birbirinden o kadar farklıydı ki, ağzından öğürtü sesleri geliyordu. Ama izledikçe izliyordu. Kasaların ve masaların üstünde duran bir şeyi almak istiyorsan, oradaki kişiye o küçük metal parçalarından veriyordun. Demek ki babamın bahsettiği Akra bu işe yarıyor. Tur zaten yapacağını yapmış kendi sözlerini haklı çıkarmıştı. Birileriyle konuşmak istiyor. Ama adımları ileri gitmiyordu. Duvara yaslanarak duruyor, yüzü biraz çökkün duruyordu. Ama izlemeyi bırakmıyordu. Adamın biri kırmızı, yuvarlak bir şey aldı. Bir ısırık aldı. Ağzı sulanmıştı. O tarafa doğru adımını attı. Bir şeyler almak istercesine hareket etti. Adama, işaret ederek konuştu: "Bana bundan ver." Adam, "Kaç tane olsun?" diye sordu. "Ne 'kaç tane'? Ver işte bundan." Adam şaşırmış bir şekilde yüzüne baktı. Yanlarında, kendinden kısa, sarı saçlı, mavi gözlü bir genç durdu. Genç, kırmızı şeyden bir tanesini kolunun içine çok hızlı bir şekilde soktu. Ruem fark etmişti ama seslenmedi. Adama tekrar döndü: "Bundan istiyorum, bir tane ver." Adam anlamsız bir yüz ifadesiyle bir tane aldı ve "Al," dedi. O sırada yanındaki genç tekrar bir tanesini kolundan içeriye attı. Ruem kırmızı şeyi aldı. Kesesini sakladığı yerden çıkardı. "İki Akra," dedi adam. Ruem kesenin o kıvrılmış ağzını genişleterek adama uzattı. ‘’Al buradan’’ derken Ruem çok net bir şekilde kesenin ağzına odaklanmıştı. Pazarcının gözleri parladı bir anda. Ağzı hafif miktarda açıldı. Bir Ruem’in yüzüne, bir de keseye bakıyordu. ‘’Tabi efendim’’ diyerek elini kesenin içine sokup iki akra çıkardı. Ruem’in gözleri adamın çıkardığı akraları takip ediyordu. Ruem kesesini ağzını sıkarak geri yerine koydu. "Bunun adı ne?" diye sordu. Pazarcı yine o şaşırmış ifadeyle yüzüne bakıyordu. Yanlarındaki genç çoktan uzaklaşmıştı. Pazarcının sesi alçalmış ve incelmişti. Ellerini önünde ovuşturuyordu. "Elma efendim. Sizin gibi biri neden böyle bir soru soruyor?" Ruem yüzünde hiçbir ifade olmadan: ‘’Bilmem!" "Peki efendim başka bir arzunuz var mı?" yüzünde gülümseme vardı. ‘’Yok’’ Elindeki elmayı çoktan ağzına doğru götürmeye başladı. Yana dönerek yürümeye başladı. ‘’Başka bir şeye ihtiyacınız olursa ben hep buradayım efendim!’’ diye bağırdı. Ruem amacına ulaştı. Hem alışveriş yaptı hem kırmızı şeyin adını öğrendi. Hiç ses etmeden uzaklaştı. Elmadan bir ısırık aldı. Sulu ve lezzetliydi. Tabi ortadaki çekirdekleri dâhil hepsini mideye indirdi. Yavaş yavaş kalabalıkta yürüyor, milleti gözlemliyor, söylenenlere kulak kabartıyor, çözmeye çalışıyordu. Yürümekte zorlanmaya başladı. Yorulacak bir şey yapmadım . Kimseye bir şey sormak, yardım istemek istemiyordu. İlk önce…