ALIS'A DOĞRU
Yazar: Emre Şimşek

Tora’nın sınırlarını ardında bırakarak dışarıya doğru adımladı. Etrafına bakındı. Oturacak bir yer ararken ileride kocaman, dallanıp budaklanmış bir ağaç gördü. Sırtını gövdeye yasladı. Sağ bacağını göğsüne doğru büktü, sol bacağını ise serbestçe uzattı. Sağ elini dizinin üzerine koyup kafasını geriye yaslayarak uzaklara daldı. İnsanlar… Bu kadar tepki niye… Bazen anlamak çok zor… Çıt, çıt, çıt… Dizinin hemen altından gelen, tenine çarpan ince bir ses duydu. Hemen ayağını toplayıp eliyle silkeledi. Bakışları direkt yerdeki böceğe kilitlendi. Havaya kalkıp düşüyordu. O ufacık bacakları havada debeleniyor, tekrar çıt sesi çıkardığında havaya fırlıyor, sonra yine yere çarpıyordu. Siyah, ince, uzun; parmağının çeyreği kadar bir böcekti bu. Gözlerini hiç ayırmadan izledi. Böcek en sonunda bacakları yere gelecek şekilde düzelebilmiş ve yürümeye başlamıştı. Artık o çıt sesini çıkarmıyor, havaya sıçramıyordu. Eline uzattı ama tam böceği kavrayacakken durdu. Bir anda elini geri çekti. İki parçadan oluşuyordu. Şeklini anlamak biraz güçtü ama sırtındaki o düz, orta çizgi ayrılmış; altında beyazımsı, arkası şeffaf görünen bir şey ortaya çıkmıştı. Sanki pislik gibi, yapış yapış bir dokuya dönüşmüştü. Ruem'in gözlerinin kenarları kırışmış, dikkatle çatılan kaşlarıyla yüzü gerilmiş, dudaklarının kenarları aşağı sarkarken ortası burnuna doğru hafifçe kalkmıştı. Biraz bekledikten sonra sırt üstü yattı. Ağzıyla o 'çıt' sesini taklit edip, ayakları ve dirseklerinden güç alarak yerden hoplamaya çalıştı; olmadı. Bir daha denedi; yine olmadı. Doğruldu. Avucunu göz hizasına getirip içindeki çizgilere uzun uzun baktı. Bizden başka canlıların birbirinden çok farklı özellikleri var. Hepsi benzersiz. Benimse sadece bu ellerimle üretebileceğim şeyler var... Korkunç bir patlama sesiyle irkildi. Sağına soluna bakıp anında ayağa fırladı. Ağacın gövdesine sokulup çömeldi. Bir ses daha… Sonra sesler bıçak gibi kesildi. Biraz bekledikten sonra bakışları, ağaca sımsıkı tutunan kendi ellerine kaydı. Derin bir nefes çekti ve ayağa kalkıp ellerini çırptı. ‘’Tavşan mıyım ben?’’ Kulakları çınlıyordu. Ses adeta her taraftan aynı anda gelmiş gibiydi. Kafasını havaya kaldırdı; yağmur yoktu, gökyüzü açıktı. Biraz daha ayakta kalıp nefes alışverişini en sakin ritmine indirdi. Gözlerini kısarak etrafı taradı ama görünürde hiçbir şey yoktu. Geri yerine oturdu. Daha Alıs Krallığı’na yola çıkamazdı. Yol eşyalarını henüz hazırlamamıştı. Ayağa kalktı; çevreyi daha iyi görmek istiyordu. Kasabanın dışına hiç çıkmamıştı. Dişlerini hafifçe sıkarak yürümeye başladı. Tarlalar devasaydı. Ara ara serpiştirilmiş evler, kalabalık hayvan sürüleri vardı. Hepsi Alıs’a gideceği tarafta yoğunlaşmıştı. Kıyafetleri rüzgârda savrulurken ileride yerde yatan bir karaltı fark etti. Gözlerini kıstı, elini alnına siper ederek baktı. Bir insana benziyordu. Hızlıca iki adım attı ve durdu. Eli gayri ihtiyari çenesine gitti; adama bakarken düşünceli bir tavırla çenesini kaşıdı. Birkaç saniye sonra yavaş adımlarla, bıçağını eline alarak cesede yaklaştı. Adamın kafası sola dönmüş, gözleri açık ve sanki yerinden fırlayacakmış gibi dehşetle bakıyordu. Ruem'in ilk avını öldürdüğü andaki o donuk, çaresiz bakıştı bu. Adamın kanı toprağa göl olmuştu. Kıyafetleri parçalanmış gibiydi ama yırtılmamıştı; sanki delinmişti. Elini adamın kalbine koydu. Atmıyordu. Kolları gövdesine paralel uzanmış, eli şekilli bir metal parçasını sımsıkı kavramıştı. Bıçağıyla adamın göğsündeki kıyafetleri kesti. Göğsü delik deşikti ve o karanlık oyuklardan kırmızı sıvı sızmıştı. Gözü deliklerden birine odaklandı. İçeride yuvarlak bir metal parlıyordu. Çıkarmaya çalıştı ama parmaklarıyla kavrayamadı. Bıçağının ucuyla eti deşerek çıkardı. Ufak ama oldukça ağır bir parçaydı bu. Hemen başka bir deliği daha bıçağıyla kesti, aynı metal orada da vardı. İkisini de eline aldı. Birkaç kez havaya fırlatıp tutarak ağırlıklarını tarttı. Sonra güvenle kesesine kattı. Ardından adamın elindeki o garip metal parçasını aldı. Gözlerini kısarak aleti inc…