DÜĞÜMTAŞI VE KAN
Yazar: Emre Şimşek

Gloria, "Siz kütüphanede bekleyin efendim," diyerek yanından ayrıldı. Ruem kütüphanede öylece rafları izlerken kapıdan zayıf, temiz giyimli biri girdi. "Ben Hoka. Memnun oldum." Ruem onu baştan aşağı süzdükten sonra sadece, "Ruem," dedi. "Efendim, beni istemişsiniz. Size nasıl yardımcı olabilirim?" Ruem kaşlarıyla işaret etti. "Normal şeyler okumak istiyorum. İnsanların kafasındakileri değil." "Ama efendim, kitabın amacı zaten insanın kafasındakileri yazıya aktarmaktır." "Bana lazım olan, gördüklerini, bildiklerini kâğıda geçiren insanlar." Rafların önüne gelen Hoka genzinden belli belirsiz bir ses çıkararak raflara baktı. "Ben sizin dediğinizi anladım efendim, ama öyle kitaplar ne yazık ki pek fazla yok elimizde." "Neden?" "Çünkü… Şey, size nasıl anlatayım efendim. Bana biraz zaman verin." Ellerini sandalyenin arkalığına koyup gözlerini kapattı. "Efendim, ben de tam nedenini bilmiyorum ama artık öyle kitaplar yazılmıyor. Ne kadar doğru bilmem ama eskiden insanlar böyle şeylere çok değer verirmiş. Sonra bazı olaylar olmuş, o kitaplar kaybolmuş. Eskiye dair elimizde pek bir şey yok." "Şimdi öyle bir kitap yok mu?" "Var efendim, ama çoğu kişi kendi yorumunu katarak yazıyor. Bakın, normal yaşantıyı anlatan Tekdüze Feryat 'ı önerebilirim." "Tamam." Kitabı eline alan Ruem önünü arkasını inceledikten sonra kapağını açıp oturdu. Hoka sessizce ortadan kaybolmuştu. Kitap normal hayatı anlatırken insanın duygularından, kendisiyle verdiği içsel savaştan bahsediyordu. Yarısından fazlasını okuduktan sonra kapatıp arkasına yaslandı, gözlerini kapattı. İnsanlar… Gözlerini bir anda açtı. Defterini çıkarıp -Duygular- yazarak sayfaya kazıdı. Kitaba öyle dalmıştı ki pencereden içeri vuran ışık yavaş yavaş çekiliyordu. Ellerini arkasında birleştirip merdivenden yukarı çıktı, üst kata doğru yavaş, sakin adımlarla ilerlerken düşündü: İnsan bu duyguları nasıl yaşar? Gideceği başka yer kalmayana kadar çıktı. Hiç ses duyulmuyor, ışıkların sönük olmasından kimsenin olmadığı anlaşılıyordu. Önündeki kapıya art arda vurdu, kulağını hafifçe çevirdi; içeriden ses gelmeyince kolu bastırdı. İlerleyemedi, gözlerine yansıyan hiçbir şey yoktu. Bir adım ileri gidince, duvarın olduğundan daha alçak göründüğünü fark etti. Rüzgâr onu götürecekmiş gibi esince demirlere tutundu. Aşağı eğilip kafasını sağa sola çevirdi. Bütün şehir ayaklarının altında, duvarın karşısında uzanıyordu. Gece çökmüş olsa da duvarın arkasında irili ufaklı parlayan noktalar vardı. Sol tarafta, toprağın içine doğru giden kocaman bir yarık dikkatini çekti ve içi az çok görünüyordu. Rüzgârı derin bir nefesle içine çekti, ellerini demirden ayırıp geldiği yere döndü. Sabah gözünü açtığında Set kapıda bekliyordu. Ruem onu görmezden gelip yanından geçmeye çalıştı, Set seslendi: "Seninle tanışmadık daha." "Tanıştık. Sürü başı." Set kollarını göğsünde birleştirip gülerek geriye doğru gitti. "Aferin, unutmamışsın! Bugün bazı misafirler var. Yanımda duracaksın ama hiçbir şeye karışmayacaksın. Anlaşıldı mı?" Son cümleyi bağırarak söylemişti. "Tamam," dedi Ruem, bununla yetinerek. "İlk önce karnını doyur. Dışarıda bekliyor olacağım." Ruem'in önünden geçerken aralarındaki fark iyice belli oluyordu. Ruem kahvaltıya giderken kulağına gelen sesler, sıradan bir günden farklı olduğunu gösteriyordu. Set giriş kapısındaki askerlerin arasında, sırtı dönük bekliyordu. Ruem kapıya yaklaştıkça dışarıda da asker fazlalığı olduğunu gördü. Set'in tam arkasına gelip fısıldadı: "Ne oluyor?" Set gövdesini çevirmeden yana bakarak, "Bugün Farik krallığından gelecekler. Onlar için hazırlık yapıyoruz," dedi. "Farik krallığı neresi?" Set'in kaşı çattı. Bir süre öyle bekledikten sonra önüne dönerek, "Öğrenirsin. Sadece beni izle, beni takip et, hiç konuşma," dedi. Ruem denileni yaptı. Askerler çoğaldı, tanımadığı kişiler içeri girdi. Set nereye giderse Ruem arkasında dolaşıp sadece izledi. Taht salonuna geldiler. İçeride girenler sağlı sollu sıralanmış, yüzleri birbirine dönük bekliyordu. Fayen tahtın yanında ayakta duruyordu.…