HÜMA KUŞU
Yazar: Emre Şimşek

"Bilmiyorum," diye karşılık verdi. Fayen, Ruem'in önüne çapraz bir adım atarak durdu, yüzünü ona dönüp gözlerini gözlerine dikti. Ruem olduğu yerde kaldı. Fayen sanki onun gözlerindeki karanlıkta kaybolmak istiyordu; aralarında rüzgârın bile giremeyeceği, geçilmez bir boşluk vardı. Fayen'in sesi merakla yükseldi: "Gerçekten bilmiyor musun?" "Evet," dedi, net cevabından vazgeçmeden. Fayen bakışını onun ellerine kaydırdı. "Nasıl bu kadar umursamaz olabiliyorsun?" "Nasıl," diye tekrarladı Ruem. Fayen dişlerini hafifçe göstererek gülümsedi, kafasını saraya çevirip hüzünlü bir bakış attı. Arkasını dönüp kısa, hiç sallanmayan adımlarla yürüyüşüne devam etti. Ruem sessizce onu izledi. Yürürken Fayen önde, Ruem sağ arkasında bir adım geriden geliyordu, dışarıdan bakan biri için, prensesin zarafetiyle onun zarafetini koruyan acımasız bir muhafız görüntüsü vardı. Sağ taraflarında doğanın ortasına dikilmiş o kusursuz yapı, sol taraflarında kusursuz doğa; ikisi, bu iki dünyayı ayıran bir duvar gibi dimdik yürüyorlardı. Sarayın giriş kapısına geldiler. Ruem içeri adım atarken düşündü: Her kapıyı koruyan askerler var. Bu kadar asker… "Beni takip et," dedi Fayen. Ruem kapıdan içeri adım atınca gözlerini kapattı ama yürümeyi kesmedi. Dört adım sonra göz kapaklarını birkaç kez indirip kaldırarak yeniden açtı. Her yer ışıltılıydı. Dar bir koridordan geçseler de yerden duvara, tavana kadar her şey parlıyordu. Koridorun sonu çok büyük görünüyordu ama Ruem ışıltıdan seçemiyordu. Çıkışa vardıklarında karşılarına kocaman bir alan açıldı ve dar koridor ne kadar kusursuzsa, burası da ondan geri kalmıyordu, gözün görebileceğinden daha büyüktü. Ortadan yukarı kocaman bir merdiven yükseliyor, ortadaki yuvarlak sahanlığa varınca sağa sola ayrılıp duvara yaslanarak üst kata çıkıyordu. Merdivenin solunda iki kapı vardı, sağını göremiyordu. Karşıda, ortada, kocaman sapsarı bir heykel duruyor, bu devasa boşluğu neredeyse tek başına dolduruyordu. Altına yuvarlak, kocaman bir kaide yerleştirilmişti; heykel Ruem'in beş altı katı yüksekliğindeydi, en üstü sivri kenarlı bir kare şeklinde sonlanıyordu. Kuyruğu merdivene doğru sarkıyor, üç ayrı tüy demeti ortadan ters V şeklinde açılıyordu; kuyruğun yanlarından çıkan başka tüyler de aşağı sarkıyordu. Kanatları Ruem'in durduğu yere kadar tümüyle açılmıştı; kanadının altı, normal kuşlarınkinden daha karmaşık, birbirine geçmiş bir yapıya sahipti ve dikkatlice bakıldığında sanki bütün lifler birbirine bağlıydı. Kafasında, uçları yaprağa benzeyen üç tüy uzuyor, üçü de farklı yönlere kıvrılarak uçan bir kuş izlenimi veriyordu. Ağzı gövdesine göre küçük kalsa da bağırır gibi açık duruyordu; alt gaga üsttekinden biraz küçüktü. Gözleri, karşısında bir şeye odaklanmış gibi kısılmıştı. Ruem aşağıdan baktığı için ayaklarını göremiyordu. "Bu kuş ne?" diye sordu, kelimeler kendiliğinden dökülmüştü. Fayen'in yüzü görünmüyordu. Ruem'in tam adlandıramadığı bir ses tonuyla, "Hüma kuşu. Bizim koruyucumuz," dedi, kafasını kuşun kafasına çevirerek. Ruem bakışlarının sertleştiğini yan gözle fark etti. Ruem tekrar kuşun gözlerine daldı. "Cansız bir şey nasıl koruyucunuz olabilir?" Fayen'den hafif bir ses geldi; Ruem baktığında ellerinin öne doğru kalktığını, omuzlarının titrediğini gördü. Birkaç saniye sonra kollarını indirip, "Kralımız bizi bekliyor," dedi ve merdivenlere yöneldi. Ruem onu takip ederken bir yandan da kuşu izlemeye devam etti. Merdivenlerden çıkınca tam ortada kocaman bir kapı vardı. Fayen elini kaldırıp işaret parmağının arkasıyla kapıya üç kez vurdu. Ruem, Fayen kapıya vururken onun eline odaklanmıştı. Ne kadar zayıf ve pürüzsüz. Askerler kapıyı iki taraftan açtı, kapı sonuna varınca hemen ellerini yanlarına indirip dik durdular. Yer kıpkırmızı bir halıyla kaplıydı; sağda beş, solda beş parlak sütun belli aralıklarla uzanıyordu. Karşıda yan yana üç koltuk vardı, ortadaki diğerlerinden çok daha büyüktü — kenarları parlak, oturma ve yaslanma yerleri kırmızıydı. Sandalyelerin arkasını tümüyle kaplayan, tavandan yere sarka…