DUVARIN İKİ YÜZÜ
Yazar: Emre Şimşek

Mensonge, o karanlık odayı ve arkasında bıraktığı o taştan adamı geride bırakarak varoşların amansız sokaklarına karıştı. Elleri, o uzun ve yıpranmış paltosunun derin ceplerine gömülüydü. Gözleri ufukta, bastığı yeri umursamayan o rahat, hipnotik yürüyüşüyle ilerliyordu. Zihni, az önce boğazına bıçak dayadığı o silüete takılı kalmıştı. O buz gibi kabulleniş, o hissiz siyah gözler... Karşısında hayatta kalmaya çalışan sıradan bir insan değil; nefes alan bir makine, kusursuz ve pürüzsüz bir silah duruyordu sanki. Karşısındaki adamın zihnini okuyamıyordu ve Mensonge için okunamayan her şey tehlikenin ta kendisiydi. Yürürken adımları aniden tekledi. Gözbebekleri seğirdi. Zihninin en karanlık çatlaklarından sızan geçmiş, görüşünü saniyeliğine bulandırdı. Toprağın üzerinde yüzüstü sürüklendiği, ince derisinin taşlara sürtünerek yırtıldığı o anın hayali acısı sırt kaslarını kastı. Çamurun içine gömülmüş bir çocuk yüzü... Boğazı yırtılırcasına “Anne!” diye attığı o çığlık, şu an kendi kulaklarında bir tokat gibi çınladı. Çenesini sıktı. Olduğu yerde durup kafasını o kirli, isli gökyüzüne doğru kaldırdı. Derin bir nefes verip, o çocukluk sanrısını zihninden kovarken dudaklarının arasından bıkkın bir fısıltı döküldü: "Aman..." Bakışlarını gökyüzünden indirip tekrar hizasına getirdi ve yürümeye devam etti. Etrafını saran harabelere, duvar diplerinde irin akan yaralarıyla inleyen insanlara, çamurun içindeki o hastalıklı yaşama tiksintiyle değil; ömrünü çoktan doldurmuş, çürüyen devasa bir leşe bakar gibi bakıyordu. Başını hafifçe kaldırıp derin bir nefes aldı; ciğerlerini o yanık et, kan ve çürüme kokusuyla doldurdu. Alıs'ın bu kısmı sadece ölüm kokmuyordu; bizzat ölümün kendisiydi. İnsanlar... diye geçirdi içinden. bu dünyadaki en akılsız, en zavallı varlıklar... Karanlık sokakların derinliklerine doğru gölge gibi süzülürken, zihnini kurcalayan tek bir soru kalmıştı: Peki, aradığım o şeyi gerçekten burada bulabilecek miydim? *** O gece, yıkık tavanın altındaki karanlık, Ruem'in göğüs kafesine ağır bir taş gibi oturdu. Zihni, Mensonge'un o üstü kapalı kelimelerinin etrafında dönüp duran paslı bir çark gibiydi. Nefesleri sıklaştı; ciğerleri içerideki bayat havayı reddediyormuş gibi, nefesi boğazında düğümleniyordu. Görünmez bir düşman tarafından köşeye sıkıştırılmış gibi kasları gerginlikten seğiriyordu. Bu çukurda kalmak zorundaydı, bir şey eksikti. Zihni bu eksikliği kabul etmiyordu. Sol kolunu karanlığa doğru dümdüz uzattı. Avuç içini kendi yüzüne çevirdi. Parmaklarını mekanik bir ritimle, yavaşça sıkıp açmaya başladı. Deri altındaki etin ve kemiklerin o kusursuzluğunu izledi. Sağ eli usulca kınına gitti. O sivri çeliği çıkardı ve uzattığı sol kolunun iç kısmına, derinin hemen üzerine ufak, milimetrik bir kesik attı. Koyu, sıcak sıvı anında o ince yarıktan sızıp derisinin üzerinde karanlık bir yol çizerek aşağı doğru süzüldü. Gözünü kırpmadan o sızıntıyı izledi. Birkaç dakika sonra, vücut o yarığı kendi kendine mühürledi; kanama yavaşlayıp durmuştu. Bıçağı hiç tereddüt etmeden bu kez sol kolunun arka tarafına, o sert kasın üzerine bastırıp bir kesik daha attı. Yine aynı sıcak sıvı fışkırdı. Durmadı. Keskin çeliği sağ koluna, ardından da uyluğunun kalın derisine saplayıp incecik yarıklar açtı. Açtığı her delikten o aynı kırmızı sıvı dışarı hücum ediyordu. Ruem, kollarından ve bacağından süzülen damlaların toprağa düşüşünü hissizce izledi. Kusursuz bir aydınlanma zihnine bir çivi gibi çakıldı. O sıcak sıvı sadece belirli bir bölgede değil, bu devasa bedenin her santimetrekaresinde kapalı bir ağ gibi dolaşıyordu. Karanlık odanın içinde, zihni aniden infaz ettiği adamın ağzından yüzüne fışkıran o sıcak, tazyikli kızıla ve diğer tarafda bacakları kopmuş, içi tamamen kurumuş o çürük cesede gitti. Canlıyken her yerde olan, fışkıran o şey... Çürürken çekilip gidiyordu. Sessizliği bozan tek şey, karanlıkta mırıldandığı o son kelime oldu: "Kan…" *** Mensonge, o leş kokulu sokakları adımlarken bacaklarında en ufak bir yorgunluk belirtisi, ritmind…