1. Bölüm
Yazar: Nisanur

Güneş ışıkları perdenin aralığından sızıp yüzüme dokunduğunda, içimde uzun zamandır hissetmediğim o kıpırtıyla uyandım. Bugün sadece bir takvim yaprağı değildi benim için; bugün, çocukluk hayallerimin gerçeğe dönüştüğü o büyük gündü. Yatağımın kenarına oturup derin bir nefes aldım. Odanın içindeki taze dezenfektan kokusu hayalimdeki hastane koridorlarını anımsatıyordu. Sonunda başarmıştım. O beyaz formayı giyecek, birilerinin hayatına dokunacak, yaraları saracaktım. Belki de kendi içimdeki o derin, eski yarayı da böyle iyileştirecektim. Aynanın karşısına geçtiğimde karşımdaki kadına gülümsedim. Üzerimdeki hemşire forması tam üzerime göreydi; dik, vakur ve güçlü... Saçlarımı sıkı bir topuz yaparken kendi kendime fısıldadım: "Bugün senin günün Serra. Geçmişin gölgesi bitti, senin güneşin başlıyor." Hastanenin devasa cam kapılarından içeri girdiğimde o karmaşık ama ritmik uğultu beni karşıladı. Adımlarım her zamankinden daha emindi. Başhemşirenin odasına gidip evraklarımı teslim ettikten sonra görevli olduğum cerrahlık katına çıktım. Koridorda yürürken ayakkabılarımın zeminde çıkardığı o tok ses, başarımı kutlayan bir alkış gibiydi. Ta ki o ana kadar... Koridorun sonundaki konsültasyon odasının kapısı aniden açıldı. Bir grup doktor, ellerinde dosyalarla tartışarak bana doğru yürümeye başladı. En öndeki adamın adımları sert, duruşu ise buzdan bir kale kadar mesafeliydi. Kafasını kaldırıp önündeki dosyadan bakışlarını bana çevirdiği an, zaman benim için asırlar öncesinde durdu. Nefesim boğazımda düğümlendi. O gözler... Yıllar geçse de, o bakışlardaki o keskin, zeki ama bir o kadar da ruhumu donduran o ifadeyi binlerce kişinin arasından tanırdım. Lisedeki o çocuk gitmiş, yerine heybetli bir adam gelmişti ama o hareler asla değişmemişti. Kalbim göğüs kafesimi döverken, ismini zihnimin en karanlık köşelerinden çekip çıkardım: Aras. O beni tanımamıştı. Henüz değil... Bakışları üzerimden sanki sıradan bir yabancıymışım gibi geçip gitti. Ama ben, o gözlerin içine yıllar önce tüm dünyamı bırakmıştım. O lisedeyken vaniya şelalesin de gülleri arasında beni reddettiği o günkü gibi soğuktu bakışları. Yumruklarımı sıktım, tırnaklarım avuç içlerime battı. "Tanımayacak," dedim içimden. "Senin o şelalede bıraktığın Serra'yı tanımayacak kadar uzağındasın artık Aras Karer." Lise zamanı Annem ile babam piknik sepetini Hazırlayıp arabaya doğru yürümeye başladı ben ise evde hâlâ hazırlanmaya çalışıyordum. Annem beklemekten sıkılmış bir şekilde "Serra kızım hadi artık gel alt tarafı şelaleye piknik yapmak için gidiyoruz" "Tamam anne! Uğurlu bilekliği mi takıp geliyorum"dedikten sonra gidip dolapta ki uğurlu bilekliği mi aldım o kadar çok güzeldi ki üstünde altın renginde güller vardı ortasında da pusula. Bu bilekliği baktığımda eskiden hangi zorlukla aldığım aklıma gelmişti bu bileklik olmadan sanki kötü gün geçiriyor gibi hissediyordum neyse ki kaybetmeden dikkatli kullanıyordum bilekliği mi takıp arabaya doğru ilerledim hava o kadar güzeldi ki ilk bahar havası insana huzur veriyordu. Arabaya bindikten sonra anneme merakla "Anne bu şelalenin adı neden şelale"diye sordum annem bana dönüp gülümser bir şekilde bakıp "Kızım bu şelale iki aşkın kavuşturan yer anlama gelir hatta bunun bir hikayesi var baban bunu çok iyi bilir istersen anlatsın"ben meraklı ve şaşkın bir şekilde babama baktım babam arabayı sürerken bana vaniya hikayesini anlatmaya başladı "Şimdi güzel kızım Lamia isminde bir kız varmış bu kız bir oğlana aşık olmuş adı da Lucas bunlar bir birine bu şelalede aşklarını itiraf etmişler ve mutlu mesut fakat yıllar geçtikten sonra Lamia o şelalede ölür ve o gün Lucas o şelaleye gider ve bu şelalenin adı vaniya aşkların kavuşturan yer ölseler bile gökyüzünde sevgileri karşılıklı der ve o da kendini öldürür işte bu kadar güzel kızım" diye anlatır. Babamın anlattığı bu hüzünlü hikaye yol boyunca zihnimde yankılanıp durdu. Şelaleye vardığımızda suyun gürültüsü, babamın anlattığı o sonsuz aşkın çığlığı gibi gelmişti kulağıma. Arabadan indiğimde karşımd…