0.5 | Gölgeler Yaklaşırken
Yazar: Dilan Aladağ Çetin

Bölüm görselleri


Merhaba, Öncelikle Kurban Bayramınız hayırlı olsun. İstanbuldayken biraz fazla yoğunluktan bölümü atamadım. Ama telafi edeceğiz. 2 gün sonra yeni bölüm gelecek♥ Serenay'ın Kadef'i alt ettiği bölümleri paylaşmak güzel. Devamında neler neler olacak :)))) Keyifli okumalar dilerim ♥ Yorum yapmayı ve oy kullanmayı unutmayın ♥ Öptüm XOXO Afişler 🔥🔥 Midnight Blu - Heartless ▬▬▬ 5 | Gölgeler Yaklaşırken "Tehlike her zaman görünür değildir. Bazen sadece ensendeki o karıncalanmadır. Arkana baktığında kimsenin olmadığı, ama içinin rahat etmediği o an." Akşam yemeği sessizdi. Yemek odasının büyüklüğü üç kişiyi yutuyordu. Uzun masa, sekiz kişilik sandalyeler, ama sadece üçümüz vardı. Eric de bize eşlik ediyordu bu akşam. Ben bir uçta, Kadef diğer uçta, Eric ise tam ortada oturuyordu. Aramızdaki mesafeyi ölçen bir cetvel gibiydi. Ya da aramıza konan bir engel. Tabağımdaki yemeğe baktım. Ne olduğunu bilmiyordum, Meryem Hanım hazırlamıştı, güzel kokuyordu ama iştahım yoktu. Çatalı elime aldım, bir parça kestim, ağzıma götürdüm. Çiğnedim. Yuttum. Mekanik hareketler, anlamsız tekrarlar. Kadef de yemiyordu. Tabağına dokunmuştu, birkaç lokma almıştı, ama şimdi sadece şarap kadehini tutuyordu. Parmakları camda, bakışları kadehte ama zihni başka yerdeydi. Bende mi? Bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum. Ya da belki çok istiyordum. Az önceki an aramızda asılı duruyordu. Söylenmemiş kelimeler, tamamlanmamış cümleler. Dudaklarımın onunkilere değdiği o birkaç saniye şimdi bu masada, bu sessizlikte, üçüncü bir misafir gibi oturuyordu. Gözlerimi ona diktiğimde bakışlarını kaçırdığını gördüm. Bu yeniydi. Daha önce mesafe koyardı, kontrol ederdi, ama kaçmazdı. Şimdi kaçıyordu. Ben mi korkutuyorum onu? Bu düşünce içimde tuhaf bir şey kıpırdattı. Güç müydü bu? Zafer mi? Yoksa hüzün mü? Anlayamadım. Eric ise yiyordu. Düzgün, kontrollü hareketlerle. Bıçak ve çatal birbirine değmeden, tabak sesi çıkarmadan. Askeri bir disiplinle, her lokma aynı boyutta, her çiğneme aynı sayıda. Bu adam bir makine gibiydi; verimli, duygusuz, programlanmış. Bu adam beni rahatsız ediyordu. Kadef'e olan sadakati gözlerinden okunuyordu. Ama bu sadakat bana yönelik değildi. Ben bu denklemde bir değişkendim, belki bir risk, belki bir yük. Eric'in bakışlarında bunu görebiliyordum: Sen olmasaydın, her şey daha kolay olurdu. Belki haklıydı. Belki de değildi. Ama bu bakış, bu yargılayan, ölçen bakış, içimde bir öfke kıvılcımı yaktı. "Yemek nasıl?" dedi Kadef. Sesini duymak beni irkiltti. O kadar uzun süredir sessizlik hâkimdi ki, kelimelerin varlığını unutmuştum. "Güzel," dedim. Yalan söylüyordum. Tadını bile hatırlamıyordum. Kadef başını salladı. Kadehinden bir yudum aldı. Gözleri bir anlığına benimkileri buldu, sonra yine kaçırdı. "Yarın için planlar var," dedi Eric. Kadef'e bakıyordu, bana değil. Sanki ben burada yokmuşum gibi. Sanki bu masa sadece ikisine aitmiş gibi. "Biliyorum," dedi Kadef. "Nereye?" diye sordum. İkisi de döndü. Eric'in bakışı kısa ve ölçülüydü, bu seni ilgilendirmez diyen türden bir bakıştı. Kadef'inki ise farklıydı. Cevap vermek istiyordu, görebiliyordum, ama bir şey onu durduruyordu. Ne olduğunu bilmiyordum. Eric mi? Alışkanlık mı? Korku mu? "İş," dedi Kadef sonunda. Tek kelime. Kısa. Keskin. Kapı kapatan türden. "Ne işi?" dedim. Kadef'in gözleri bana döndü. O buzul mavisi şimdi daha sertti, daha kapalıydı. Çenesi gerilmişti, o tanıdık hareket, o tanıdık savunma pozisyonu. "Bilmen gerektiğinde söylerim." Bu cümle bir tokat gibi çarptı. Bilmen gerektiğinde. Sanki ben bir çocuktum, korunması gereken, karanlıkta tutulması gereken biri. "Kim karar veriyor neyi ne zaman bilmem gerektiğine?" dedim. Sesim sakindi ama altında bir şeyler kaynıyordu. "Sen mi?" Eric'in çatalı tabağa değdi. Hafif bir sesti ama bu sessizlikte çınladı. Kadef'e baktı, bir uyarı mı, bir izin talebi mi anlayamadım. Ama Kadef ona aldırmadı, gözleri benden ayrılmamıştı. "Evet," dedi. "Ben." Bu tek kelime, bu keskin, tartışmaya kapalı "evet", içimde bir şeyleri ateşe verdi. "Bu senin kararın değil,…