VADEDİLMİŞ | Dengenin Elçisi | Kaosun Kızı
8 | Parlayan Yıldız
Yazar: Dilan Aladağ Çetin

♫ ♪ ♫ Faiht Marie - Devil on My Shoulder BEEENNN GEELLLDDİİİMMMM Uzun bir bölümle sizlerleyim. Keyifle yazdım. Birçok konu açıklığa kavuşuyor. Hikayemiz hız kesmeden devam ediyor. Beğenmeniz dileklerimle ♥ Yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın ♥ ÖPTÜM XOXO ▬▬▬ S E K İ Z Parlayan Yıldız AŞPARA, YEDİSU Ebren Göğün daha önce hiç görmediğim berrak mavi rengine gözlerimi araladım. Tenime değen çimlerin serinliğini hissettim. Saçlarım iki yanıma savrulmuştu. Uzandığımı birkaç saniye sonra algıladım. Sakince yerimde doğrulurken etrafıma merakla baktım. Alabildiğine yeşil ve ağaçlarla dolu çevreme bakarken hayret içerisindeydim. Oksijen genzimi yakıyor, akciğerlerime girerken acı veriyordu. Burası dünya üzerinde var olamazdı! Burada ne işim vardı? En son kalenin arka bahçesinde Mühür Ustası'nın yanından ayrıldıktan sonra odama dönerken baş dönmesiyle sendelediğimi anımsıyordum. Avucumdaki mühür zonkluyordu hâlâ o ilk eğitimin izleri taze. Haritalarda gördüğümüz hiçbir yer olamazdı burası çünkü Fısıltı Kahinlerinin kimsenin bilmediği bir karada yaşıyor olduklarına emindim. Şu an fiziksel olarak burada olmadığımı aniden fark ettim. Bedenimin bir parçası hâlâ kalede, yatağımda ya da koridorun bir köşesinde yatıyor olmalıydı. Buna rağmen dokunduğum her şeyi oldukça net bir şekilde hissedebiliyordum çimlerin nemli serinliği, rüzgârın tenimde bıraktığı ürperti. Bu nasıl mümkün olabilirdi? "Hoş geldin, Ebren." Başım hızla sesin geldiği yöne döndü şaşkınlık içerisinde. Üstünde sırf beyaz kumaştan bir kıyafet vardı, o kumaşı bedenine sarmış gibi görünüyordu. Başını da örtüyor, yüzünü tam olarak görmemi engelliyordu. Elinde tuttuğu bir asa vardı. Onu dengesini sağlamak amacıyla tutmadığını hissettim daha çok bir sembol, bir otorite işareti gibiydi. Mavinin en açık tonu olan ürpertici gözleri üstüme döndüğünde titredim. Heyecanlı görünüyordu ama heyecanın altında başka bir şey vardı. Bakışlarında titreşen umut kendini çok net bir şekilde belli ediyordu ve umudun yanı başında, gizlenmeye çalışılan bir korku. Benden çekiniyordu. Bu farkındalık mideme taş gibi oturdu. Yüzyıllardır saklanan, kehanetlerin kaynağı olan bu adam... benden korkuyordu. "Ben nasıl burada olabilirim?" diye sorarken gözlerimi kırpıştırıp etrafı incelemeye devam ettim. "Az önce... Kalede... Mühür Ustası ile..." Adama döndüğümde çehresini kaplayan babacan bir gülümseme gördüm. Korku bir anlığına geri çekildi, yerini sabırlı bir şefkate bıraktı. Bana yaklaştı, elini bana doğru uzattı. Uzattığı eli nedensiz bir güvenle tuttum ve beni nazikçe kaldırmasına izin verdim. Yaşına nazaran fazla güçlü olması o an beni düşündürdü Mühür Ustası'nın da benzer bir gücü vardı, yaşlılığına rağmen. "Sana bazı şeyleri anlatmamızın zamanı geldi," diye mırıldandı yüzündeki gülümseme silinirken. "Yaratıcı, dünya bir kez daha sonuna hazırlanırken ve savaş kapılarımıza dayanmışken artık seninle görüşmemiz gerektiğini fısıldadı..." Yazgan'ın anlattıkları aklıma geldi. Kan Çağı Kehaneti. Vadedilmiş olan. Ve o vizyonlar İlter'in herkesin gözü önünde gösterdiği savaş görüntüleri. Yıkım. Kan. Kaos . Yutkunurken buldum kendimi. Gerçekliğin ağırlığı bir kez daha omuzlarıma çöktü. Adam hiçbir şey demeden yürümeye başladığında öylece arkasından bakakaldım; kısa bir süre sonra ise beklememem gerektiğini anlayıp peşinden hızlı adımlarla gitmeye başladım. İçten içe bedenimin ölmemesini umut etmekten başka çarem yoktu sanırım. Beni bulacaklardı, bulmak zorundaydılar! Yazgan ne olursa olsun beni kurtaracaktı bunu biliyordum. Kaderin bizi bir araya getirmesinin bir sebebi olmalıydı. "Merak etme," dedi sanki düşüncelerimi duyar gibi. "Seni bulmasını sağladık. Sana zarar verecek herhangi bir şeye izin vermeyiz." Ona güvenip güvenemeyeceğimi bilmezken bile inanmayı seçtim. Peşinden ormanın derinliklerine doğru ilerlemeyi sürdürdüm. Etrafıma hayretle bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Kalın, gövdesi dönerek göğe doğru uzanan ağaçlar bildiklerimizden daha tuhaf, epik duruyordu. Çarpık gövdeleri ve garip yapılarına rağm…