VADEDİLMİŞ | Dengenin Elçisi | Kaosun Kızı
15 | Altından Kan
Yazar: Dilan Aladağ Çetin

♫ ♪ ♫ WIDOWMAKER – NIGHT ARGENT Düzenlenmiş yeni bölümle geldim. Keyifli okumalar dilerim ♥ ▬▬▬ O N B E Ş Altından Kan Hazır değildim. Bunu biliyordum. Bedenimin her hücresi biliyordu. Ama elim Yazgan'ın kolunun üzerindeydi ve geri çekmeye niyetim yoktu. Odanın kapısı arkamızda kapandığında ses, koridorun taş duvarlarında yankılandı. Kısa, keskin, kesin bir ses. Sanki bir dönem sona ermişti. Sanki bir kapanış ritüelinin son vuruşuydu. Ve biz yürümeye başladık. Sarayın koridorları akşam ışığında başka bir dünyaya ait görünüyordu. Gündüz tanıdığım o soğuk, hesapçı taş duvarlar şimdi gece aydınlatmasının titrek ışığıyla nefes alıyordu. Duvarlara gömülü ışık panellerinin turuncu ve altın tonları kayalığın yüzeyinde dans ediyordu; gölgeler uzuyor, kısalıyor, birbirine karışıyordu. Tavan yüksekti, o kadar yüksekti ki başımı kaldırdığımda karanlığın nerede başladığını göremiyordum. Kemerlerin arasında gece birikmiş, orada ağır ve sabırlı bir sessizlikle bizi izliyordu. Ayak seslerimiz. Sadece onlar vardı. Yazgan'ın ağır, ölçülü adımları ve benim daha hafif, daha tereddütlü olanları. İkisi birlikte taşın üzerinde bir ritim oluşturuyordu; düzensiz bir kalp atışı gibiydi. Bazen uyumlu, bazen çelişkili. Ama hiç durmayan. Elbisenin ağırlığını her adımda hissediyordum. Kumaş kalçalarımın üzerinden akıyordu; gece mavisi ipek, bedenimi tanıyan, ona boyun eğen ama aynı zamanda onu şekillendiren bir kumaş. Omuzlarım açıktı, gece havası çıplak tenimi öpüyordu, serin ve ısrarcı. Belden aşağısı yere doğru genişliyordu, her adımda hafifçe savruluyor, taş zeminde fısıltıya benzer bir ses çıkarıyordu. Kumaşın altında tenim nefes alıyordu. Bağcıkların sıkıştırdığı belim, göğsümün altında sabit bir basınç, kaburgalarımı saran korsajın disiplinli kavrayışı. Rahatsız değildi. Ama hatırlatıcıydı. Her nefes almamda, her göğsümün genişlemesinde, kumaş bana "burada olduğumu" söylüyordu. "Buradayım. Görünüyorum. Saklanmıyorum." Bileğimdeki bilezik ağırdı. Yazgan'ın taktığı koyu metal, gümüş izlerimi örten kalkan. Soğuktu tenimin üzerinde ama yavaş yavaş ısınıyordu, bedenimin sıcaklığını emiyordu, kendine mal ediyordu. Tıpkı bu sarayın beni yutmaya çalışması gibi. Kolunun altındaki kasları hissedebiliyordum. Sert. Gergin. Kontrollü. Kadife ceketin altından bile belli olan bir güç. Elim onun kolunun iç kısmında duruyordu, parmaklarım hafifçe kıvrılmıştı, yeterince sıkı tutuyordum ki düşmeyeyim, yeterince gevşek ki kaçabileyim. Kaçabilir miydim gerçekten? Vücudumuzun temas ettiği her noktada sıcaklık yayılıyordu. Elimin altında, kolunun üzerinde, kumaşın ötesinde bir enerji akıyordu. Tanıdık ve yabancı. Güven veren ve tedirgin eden. Nabzım hızlanmıştı. Boynumdaki damarın attığını hissedebiliyordum; ritmik, ısrarcı, inatçı. Nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Burundan al, ağızdan ver. Yavaş. Düzenli. Başaramadım. Çünkü Yazgan'ın kokusu her nefesimde ciğerlerime doluyordu. Odunsu, baharatlı, derinin altında bir şey daha sıcak, canlı, tehlikeli bir şey. Bir erkeğin kokusu. Bu erkeğin kokusu. Ve ben... ben buna karşı savunmasızdım. Bunu kabul etmek acı veriyordu. Üç gün önce o odada, o yatakta, kendi ayaklarımın üzerinde duracağıma yemin etmiştim. Bağımsız olacağıma. Güçleneceğime. Ve şimdi burada, koluna tutunmuş, kokusunu soluyor, kalp atışlarımı kontrol edemiyordum. Ama bu zayıflık değildi. Bu... başka bir şeydi. Henüz adını koymaya cesaret edemediğim bir şey. Bir köşeyi döndük. Koridor genişledi. Duvarlar artık çıplak taş değildi; bordo kadifelerle kaplıydı, yüzeylerinde altın iplikle işlenmiş saray motifleri vardı. Meşaleler yerini kristal şamdanlara bırakmıştı; ampullerin ışığı yüzlerce küçük prizmadan kırılıyor, duvarları ve tavanı yıldız parçalarıyla dolduruyordu. Zeminde kalın halılar başlamıştı. Adımlarımızın sesi kesildi. Sessizlik değişti; taşın sert yankısından halının yumuşak yutmasına. Sanki saray bizi içine çekiyordu. Yavaşça. Nazikçe. Geri dönüşsüz. Duvarlarda portreler asılıydı. Geçmiş krallar, kraliçeler, soylu aileler. Altın çerçeveler içinde don…