VADEDİLMİŞ | Dengenin Elçisi | Kaosun Kızı
13 | Kan
Yazar: Dilan Aladağ Çetin

♫ ♪ ♫ NEVER SURRENDER - LIV ASH NİHAYET BEN GELDİM. BÖLÜMLER HAKKINDA YORUMLARINIZI GERÇEKTEN MERAK EDİYORUM. BENİMLE PAYLAŞIRSANIZ ÇOK SEVİNİRİM. İTHAF İSTEYEN? KEYİFLİ OKUMALAR ♥ ÖPTÜM XOXO ▬▬▬ O N Ü Ç Kan Uyandığımda, ilk hissettiğim şey ağırlıktı. Bedenimin her hücresi kurşunla doldurulmuş gibiydi. Göz kapaklarım... sadece göz kapaklarımı bile kaldırmak için çok fazla güç gerekiyordu. Parmaklarım yatağın örtüsüne yapışmış, kaslarım unutulmuş bir dil konuşuyordu. Hareket etmeye çalıştım. Başaramadım. Sadece nefes aldım. Yavaş, sığ, kontrollü. Ciğerlerimin genişleyip büzüldüğünü hissettim, tek işleyen parça, geri kalanı harabeye dönmüş bir makinenin son çalışan dişlisi gibiydim. Tavan. Gözlerimi açmayı başardığımda, ilk gördüğüm şey tavan oldu. Beyaz. Düz. Tanımadığım bir tavan. Neredeyim? Hafıza yavaş geldi. Parça parça. Kırık bir aynanın parçaları gibi, keskin kenarlı, birbirine uymayan. Kütüphane. Boş raflar. Dizlerimin çözülüşü. Zemin. Soğuk, mermer zemin. Ve sonra... karanlık. Ölüyordum. Bu düşünce, şaşırtıcı derecede sakindi. Bir tespitti. Duygusal yük taşımayan bir gerçekti. Ölüyordum ve şimdi... yaşıyorum. Sol koluma baktım. Hareket ettiremedim ama başımı çevirebildim, milimetre milimetre, boyun kasları acıyla protesto etti. Kolum örtünün üstündeydi. Çıplaktı. Ve üzerinde... İzler vardı. Siyah değildi artık. O korkunç, ölümcül siyahlık çekilmişti. Ama iz kalmıştı soluk mor çizgiler, damarları takip eden hayalet hatları. Bilekten dirseğe, oradan yukarı. Zehrin haritası. Bedenimde bıraktığı kalıcı imza. Bu her zaman orada kalacak , diye düşündüm. Her baktığımda göreceğim. Her gün hatırlayacağım. Garip bir şekilde, bu düşünce beni korkutmadı. Sadece... not ettim. Zamanı geldiğinde kullanmak için. Zaman geçti. Ne kadar, bilmiyordum. Saatler mi? Günler mi? Odada saat yoktu ya da göremiyordum. Pencereden gelen ışık değişiyordu; bazen açık, bazen karanlık. Ama zihnimde bu değişimler anlamsız kaldı. Ara sıra birileri geliyordu. Yançı yüzü endişeli, gözleri kızarık. Yanımda oturuyordu. Bir şeyler söylüyordu kelimeleri tam anlayamıyordum ama ses tonunu anlıyordum. Teselli. Güvence. İyileşeceksin. Yazgan gece geç saatlerde, herkes uyurken geliyordu. Elimi tutuyordu. Parmaklarının sıcaklığını hissediyordum, bedenimin geri kalanı hissizken bile, o dokunuşu hissediyordum. Bir şeyler fısıldıyordu. Buradayım. Bırakmayacağım. Yaşlı bir kadın vardı, tanımıyordum. Şifacı olmalıydı. Ellerini koluma koyuyordu. Bir sıcaklık yayılıyordu hoş değildi, yakıcıydı, ama temizleyiciydi. Zehrin son kalıntılarını çekip alıyor gibiydi. Hepsini izledim. Uzaktan. Bir seyirci gibi. Kendi bedenime hapsolmuş ama ondan kopukmuş gibi. Bu ben miyim? diye düşündüm bir ara. Bu yatakta yatan, bakıma muhtaç, savunmasız kişi... gerçekten ben miyim? Cevap vermedi kimse. Çünkü soru sessizdi. Sadece ben duyuyordum. Üçüncü gün ya da öyle tahmin ettim, ilk kez yalnız kaldım. Yançı çıkmıştı. Yazgan toplantıdaydı. Şifacı gelmemişti henüz. Odada sessizlik vardı. Ve o sessizlikte... "Ebren." Duraksadım. Ses tanıdıktı. Ama tanıdık olması onu daha az rahatsız edici yapmıyordu. Pekin. Günlerdir, belki haftadır, sessizdi. O gün, koridorda, zehir yayılmaya başladığında konuşmuştu en son. "Bir tehlike var." Sonra bağlantı kesilmişti. Şimdi geri dönmüştü. "Ne istiyorsun?" dedim içimden. Sesim, zihinsel sesim, yorgundu. Savunmasızdı. "İstemek bana ait bir kavram değil." Klasik Pekin. Soruları cevaplamak yerine yeniden çerçevelemek onun işiydi. "O zaman neden konuşuyorsun?" Bir duraksama. Saniyeler mi, dakikalar mı, bilemedim. Sonra: "Çünkü artık duyabilirsin." Bu cümle, beklemediğim bir yerden vurdu. "Her zaman duyabiliyordum." "Hayır." Ses keskin değildi ama kararlıydı. "Duymak ve anlamak farklı şeylerdir. Sen... sadece duyuyordun. Kelimeleri. Sesleri. Ama anlamı... anlamı reddediyordun." Yine sanki bir bilmece gibi konuşuyordu. "Neyin anlamını?" "Senin." Yatakta hareket etmeye çalıştım. Başaramadım. Beden hâlâ ağırdı, hâlâ söz dinlemiyordu. "Benimle oyun oynama," dedim. "Yorg…