2🌟Uzaylı
Yazar: S. MARE

🌟 "Uzaylı istilası istiyorum!" 🌟 Asel Çalışma hayatı bana göre değildi, sanırım hiç olmayacaktı da. Bu atıldığım kaçıncı işti bilmiyorum ama son olmayacağı kesindi. 1 dakika! Bu kez atılmamış bizzat ben istifa etmiştim. Asgari ücretle çalışıp geçinmeye çalışmak bir yana, bir de fazla mesai yapıp ücret alamamak canıma tak etmişti. En sonunda Shrek'le akraba olduğunu düşündüğüm troll patronum iki bardak kırdık diye -tamam belki bir tepsi ama konumuz bu değil- maaşımdan keseceğini söyleyince, 'Eh yetti be!' diye bağırıp tezgahın üzerindeki tabaklarla sirtakiye yeni bir boyut kazandırarak çalıştığım kafeyi terk etmiştim. Oysaki ne umutlarım vardı üniversiteden mezun olurken. İdealist bir öğretmen olup kuş uçmaz kervan geçmez köylerdeki çocuklara umut olacaktım. Gel gör ki büyük bir sorunum vardı. Atanma sorunu... Eh sonuç itibariyle ben de artık işsiz diplomalılar kervanına katılmış ve çareyi başka sektörlerde arar olmuştum. Aramıştım aramasına ama o sektörler, 'Sektörümüz sektör olalı senin gibi bir insana rastlamadı' diye şaşkınlığı belirtmekten geri durmamıştı. Hayır, ne varmış çalıştığım telekomikasyon şirketinde öğrenci kardeşlerimize para almadan konuşma paketi yapmışsam? Öğrenci kardeşlerimiz manitalarıyla konuşmasın mı? Bir de çalıştığım cafenin mutfağını yanlışlıkla yakmam vardı ki, bu da bence büyütülecek bir mesele değildi. Ne yapayım, şu tavayı yakan havalı aşçılara özenmiştim. Çağrı merkezinde çalışmışlığımı da es geçmeyelim. 'Artı 18 kanalları açtırmak istiyorum,' diyen bey amcaya, 'Amca amca! Yaşından başından utan! Senin gibiler torunlarını parka götürüyor. Emekliliğe ayrılıp köye yerleşiyor. Domates biber yetiştiriyor,' dedim de, fena mı ettim? Bey amcalara doğru yolu göstermek de mi suç? Haklı olanı 9 köyden değil 9 sektörden kovuyorlarmış, ben çalışma hayatından onu anlamıştım. Sonuç olarak işten atılmıştım ama şu an sorunum bu da değildi. Sorunum kesinlikle bunun tıp dilinde bir açıklaması olmamasıydı. Belki bir parça latince bilsem şu an işime yarardı ama bırak latinceyi ben derdimi anlatacak kadar herhangi bir yabancı dil bile bilmiyordum. Olacak olandan kaçılmaz diyerek arka cebimde telefonu çıkarıp rehberden 'Hekim Hatun' ismine tıkladım. Çaldı, çaldı, çaldı. En sonunda tıbbın mucizesi canım arkadaşım telefonu açtı. "Tahmin edeyim kovuldun!" "Yanıldın bebek!" dedim dudağımı dişlerken. "Şaşırdım doğrusu. Tam tamına 1 hafta oldu ve sen hala kovunmadın. Hayret sebebi." "Çünkü istifa ettim." Derin bir oflama sonunda, "Sokak çocuklarına bedava yemek verip azar işittin değil mi yine?" dedi. Bir de o vardı değil mi? Bir ay önce zengin kesimin gittiği bir restaurantta garsonluk yapmaya başlamıştım. Restaurant kapandıktan sonra kalan yemekleri sokaktaki çocuklara vermiştim. İki dilim ekmeğe ortalığı yıkmıştı sosyetik sarı yılan patronum. Ben de çocuklara sosyetik mekanını darma dağın ettirmiştim, ki içimin hiç sızladığını söyleyemem. Tabii bir günü nezerethanede misafir olarak geçirmiş ve Sedef ve Tuna'nın azarlarına maruz kalmıştım. Sedef işte tıbbın mucizesi canım arkadaşımdı. Tuna ise, Sedef'in tıbbın çare bulamadığı virüslü kocasıydı. Sedef doktorluğa başlayalı bir kaç sene oluyordu. Yetimhaneye gittiğimden beri de her daim bana bir abla olmuştu. Aramızda sadece iki yaş vardı ve kesinlikle o benden daha zekiydi. Okuduğu üniversitede tıp gibi zorlu bir bölümü dereceyle bitirmiş olması da buna en büyük kanıttı. Zekası bunlarla da sınırlı değildi. Hem bana hem de kendine okul hayatlarımız boyunca bir çok yerden burs imkanı sağlamıştı. Eh benim iş hayatındaki bu üstün(!) başarımla hem çalışıp hem okumam pek mümkün değildi neticede. Sedef'in hayatı boyunca tek bir aptallığına şahit olmuştum. O da Tuna denen gerzeğe üniversitede aşık olmasıydı. Çocuk ayaklı bir kafa ütüleme makinesiydi ve bizim yıldızımız bir türlü barışmıyordu. Yok efendim, ben çok sakarmışım da, bir işte bile tutunamıyormuşum da, yeterince çalışsaymışım atanabilirmişim de, ağzımın ayarı yokmuş da... Daha bunun gibi milyonlarca nutuğunu dinlemiş b…