17🌟Çocuk
Yazar: S. MARE

🌟 "Bence biz birbirimiz için yaratılmışız Asel." 🌟 🌟 Pencerenin pervazına oturmuş dışarıdaki gece manzarasını izliyordum. Yıldızlar buradan pek görünmüyordu, şehrin ışıkları adeta onların ışığını sömürmüştü. Cadde insan kalabalığının coşkusuyla fazla hareketliydi. Kimi gülüyor, kimi tartışıyor, kimi araç trafiği arasından karşıya geçmeye çalışıyordu. Yazlıkta bunların hiçbiri yoktu. Orası dingin ve rahatlatıcıydı. Şimdi bu manzarayı izlerken bile orayı özlemiştim. "Oha! Kız herifin suratına ne güzel patlattı ya! Resmen şehre yıldız yağdı." Kendi kendime gülerken biri başını cama doğru uzattı. Artık Uzay'ın bu hareketlerine alışmış olmalıyım ki bu kez irkilmedim. Uzay şehri memnuniyetsiz bir yüzle izleyip elinde tuttuğu kupalardan birini bana doğru uzattı. İkimize de çay getirmişti çünkü o mükemmel bir uzaylı civcivdi. "Burayı hiç sevmedim." Tek elimi saçlarına daldırıp çocuk gibi karıştırdım. Saçları ipek gibi yumuşacıktı. Kesin bu civciv bir yerlerinde dalin falan saklıyordu. "Böyle evde serbestçe dolaşıp bizi ipe götüreceksin civciv." "İpi ne yapacağız?" dedi dikkatle yüzüme bakarak. "Mecaz ya! Tuna sana müsamaha gösteriyor olsa da bu çok uzun sürmez bak." "Tuna bana bir şey göstermedi Asel. Hem o, Yavuz'la dışarı çıktı. Bir kaç saate geliriz dedi." "Hadi ya! Vay anasını! Bunlar hiç kaniş güvesinin yapacağı türden şeyler değil ya neyse..." Sanırım Yavuz'un gönlünü almaya falan çalışıyordu. Benim de bir ara onunla konuşmam şart olmuştu. Yavuz artık benim yüzde yüz elli kardeşimdi. Bizim yaşadıklarımızı bilen,hatta bizzat yaşayan biriydi. Her ne kadar sonradan bir aile sahibi olsa da o terk edilmiş hissini iyi bilirdim. Çok gece o hisse kucak açmıştım. Sedef olmasaydı, şu an böyle ayaklarımın üzerinde duramaz, çoktan dağılmış olurdum şüphesiz. "Ev bize mi kaldı yani? Oh yandan yandan!" Bardağı yan tarafa bırakıp sevinçle pervazdan aşağı zıplayınca ayağımdaki ağrıyla inledim. Uzay beni tutarken, "Asel!" diye çıkıştı. "Sana zıplamak yasak! Hatta sen yürüme bile!" Birden beni kucakladı. "Civciv..." dedim sırıtırken. "Beni şımartıyorsun, pişman olursun sonra." Loş oda ışığında koyulaşan mavi gözlerini bana çevirip gülümsedi ve fil hıncını yine benim kalbimden çıkardı. "Pişman olmak sözlükte: Yaptığı bir işin yanlış olduğunu ya da uygunsuz sonuç verdiğini, söylediği bir sözün yerinde olmadığını anlayarak üzülmek demek." Odadan dışarı doğru yürümeye başlarken gözlerini benden çekmedi. "Seninle ilgili hiçbir şey beni üzemez ki Asel. Sen benim sözlüğümde mutluluğun tanımısın." Dudakları o şeklini alırken şaşkınlıktan istemsizce bir küfür savurdum. Uzay yüzünü buruşturdu. "Çok ayıp Asel! Çok çok ayıp! Ağzına biber sürerdim ama..." Birden sırıttı. "Canım mı acır?" dedim devam etmediğini görerek. "O da var tabii," dedi bıyık altından gülerek. Hayde! Bunu da mı öğrenmiş ya bu? "Başka ne var ki?" "Senin dudakların çok tatlı, şeker gibi. Acı tatını bozar." Beni salondaki koltuklardan birine yumuşakça bırakırken, "Oha!" dedim bu kez. "Sen bayağı bayağı bana yürüyorsun ya!" "Yürümüyorum," dedi ve koltukta yanıma oturdu. Koca koltukta iyice bana sokuldu. "Oturuyorum, sen acaba başını mı çarptın? Öyle olunca garip davranabiliyormuşsun diye okudum." Elini başımın iki yanına koyup sağa sola eğerken onu durdurdum. "Nerede okudun? Sen yine bu kadar şeyi ne ara öğrendin ya?" "Yavuz hergelesi sen uyurken, 'Al şununla oyalan da kızı uyandırma!' deyip telefonunu vermişti. Hem Wikipedia diye bir yer var. Yeni açılmış, çok fazla bilgi vardı ama ben birazını hallettim. Öyle işte." Yine küfredecektim ki Uzay anlamış gibi bana uyarıcı bakışlar atınca kendimi tuttum. "Benim telefonun nerede?" dedim hızla. Ayağa kalkıp az önce çıktığımız odaya girdi ve saniyeler sonra elinde telefonumla geri geldi. Kilidi açıp telefonu eline tutuşturdum. "Nasıl öğreniyorsun, göster bakalım civciv." Dudaklarını büzdü ve internet tarayıcısı uygulamasına girdi. Ben dikkatle onu izlerken bir kaç saniye düşünmek için olsa gerek duraksadı. Ardından ekrana daha dikkatle bakmaya…