10🌟İlk İş Günü
Yazar: S. MARE

🌟 "Canın acısın istemedim. Kimse canını yakmasın Asel." 🌟 🌟 Hava boğuk ve rüzgarlıydı. İstanbul'u bu yıl çetin bir kış bekliyor gibiydi. Çoğu vitrin çoktan kışlıklarla donatılmıştı. Ceketime sıkı sıkıya sarıldım ve Uzay'a yan bir bakış attım. Onu bir tişörtle dışarı çıkarma gibi bir hata yapmıştım ve şimdi vicdanım sızım sızım sızlıyordu. Benim civcivim nasıl da yumurtadan yeni çıkmış uzaylı gibi o güzel mavi gözleriyle etrafına bakınıyordu. Hele o yüzüne dökülen bir kaç ince sarı saç tutamı nasıl da rüzgarla ahenkle uçuşup hayran hayran ona bakmama neden oluyordu. Üstüne üstlük o uzun boyu ve iri cüssesiyle nasıl da... Bir dakika! Ee ben buna yan bir bakışla bakmıyordum ki, bayağı bayağı ayak üstü MR'ını çekmiştim hatta. Neyse güzele bakmak sevaptır demişlerdi ne de olsa. Gerçi o güzele bakmak değil de güzel bakmaktı ama benim içimdeki Nuri Alço'nun ne derece güzel baktığı tartışılırdı. Mesela hayali bir gazoz kapağı sesi yine kulaklarımda çınlamıştı. Kafeye doğru ilerlemeye devam ederken, "Üşüdün mü?" diye sordum ona. Yavuz'un kafesi ara sokakta olduğu için Tuna bizi caddede bırakmıştı. Tabii birbirimizden uzak durmamızla ilgili nutuk atmayı da ihmal etmemişti. Allah'tan trafik olduğu için lafı çok uzatamamıştı da sabah sabah beynim kulak memesi kıvamına gelmemişti. Uzay başını iki yana salladı ve gülümsedi. "Üşümedim Asel." Elimi uzatıp koluna dokundum ve teninin soğukluğu avucumdaki sıcaklığı da alıp götürdü. İçim cız ederken elini kavradım ve restauranta doğru onu hızla çekiştirdim. "Dondurmaya dönmüşsün ya! Hayır dondurmaya dönen senken neden eriyen ben oluyorum, onu da anlamadım." "İnsanlar erimez ki Asel!" dedi bay çok bilmiş uzaylı. "Seni görmediklerinden o!" Anlamadı elbette, bunu yüzündeki alık ifadeden anlamak zor değildi. Kafeden içeri hızla girerken tavanda asılı rüzgar çanı hoş bir ses çıkardı. Yavuz'un gümüşi duvar kağıtlarıyla kaplı kafesi bir an gülümsememe neden oldu. Kapının önündeki kısımda rengarek koltuklar vardı. İçerisi ise yine aynı renkli dekorasyona sahipti. Masalar renk tonlarına göre ayrılmıştı. Bir masanın sandalyeleri mavinin güzel tonlarındayken, diğer masa grinin, bir başkası kırmızının tonlarındaydı. Her renk vardı ama benim en sevdiğim beyaz masaydı. Parlak, kırık, mat beyazın izlerini taşınan masa her zaman favorim olmuştu. Okuduğum üniversitenin kampüsü buraya yakın olduğundan eskiden çok sık gelirdim. Biraz tuzlu bir mekan olsa da Yavuz sağ olsun, beleşe hallediyordum. "Asel!" diyen neşeli sesle, "Yavuz," dedim gülümseyerek. Sanırım onu görmeyeli bir kaç hafta olmuştu. Biraz zayıflamış gibiydi. Kısa kumral saçları ise uzamıştı. Eskiden her gün traş olurdu ama şimdi kirli sakala sahipti. Yine de gülümserken gamzeleri ben buradayım diyordu. Bana doğru gelip sıkıca sarıldı ve hep yaptığı gibi kısa saçlarımı karıştırmaya başladı. "Özledim kızım seni, neden gelmiyorsun hiç hayırsız?" Gülerek ellerini uzaklaştırmaya çalıştım. "Ya yapma şunu, çocuk muyum ben?" "Çocuksun tabii." Yanaklarımı sıkıp dudaklarımın büzülmesini sağlarken, "Şu surata bak! Hala Sevimli Hayalet Casper gibisin," dedi. "Canını yakıyorsun!" Uzay'ın sesiyle Yavuz ellerini indirip ona baktı. Bende gözlerimi ona çevirdim. Mavi gözleri fazlasıyla öfkeli bir şekilde Yavuz'un üzerindeydi. Sanki onu gözleriyle parçalara ayırıyordu. Onu Tuna'ya bakarken bile böyle görmemiştim. Yavuz işaret parmağını ona çevirdi. "Aa, sen şu Tuna'nın bahsettiği çocuk olmalısın. Travma geçiren..." Elini ona uzatıp gülümseyerek kendini tanıttı. "Ben Yavuz Tekin, buranın sahibiyim. Sizin de yeni patronunuz." Uzay, Yavuz'un uzattığı eline baktı ama bilmediğinden mi yoksa istemediğinden mi bilinmez tepki göstermedi. Bunun üzerine Yavuz yavaşça elini indirdi. Bana yaklaşıp, "Asabi mi biraz?" diye fısıldadı. Aslında pamuk gibidir ağabeyi diyesim gelse de Uzay'ın her an daha öfkeli bir yapıya büründüğünü görünce vazgeçtim. Soğuk çarpmıştı tabii çocuğu. "Bu da Uzay," dedim Yavuz'u duymamazlıktan gelerek. Konuyu dağıtmak için, "Yavuz, hırka, ceket gibi bir…