9.BÖLÜM
Yazar: Zeynep Işıklar

ALP “Aman Tnrm! Onlr berbr mi???” Hani şu izlemeden duramadığınız şapşal kedi-köpek videolarına denk gelirsiniz ya… Hipnotize edici bir yanı vardır; neler olacağını bilirsiniz ama yine de izlersiniz. Size dünyanın güzel, iyilikle dolu, yumuşacık bir yer olduğunu hissettirirken bir yandan da neşeyle dolmanızı sağlar. En azından ben böyle hissediyordum. Şimdi bu içeriklere bir de Serra’nın gönderdiği videolar eklenmişti; üstelik bunlar sanırım bana özeldi. Hiçbirini Instagram’ında paylaşmamıştı. O kadar sıradanlardı ki neden birkaç defa izlediğimi ben de bilmiyordum. İlk attığı videoda, yaptığı paylaşımlardan arkadaşının kızı olduğunu bildiğim Mavi’yle Şaşı oyun oynuyorlardı. Şaşı koca göbeğini açarak yere yatmıştı ve Mavi de pembe bir çubuktan sallanan rengarenk tüylerle süslü bir oyuncak fareyi ona doğru sallıyordu. Şaşı elbette poposunu kaldırıp da harekete geçmiyordu ama halinden memnun olduğu belliydi. Patisini tembelce havaya savuruyordu. Sanki evimde depar atan o değilmiş gibi… Videoyu her kim çekmişse, kanepede oturan Serra arka planda görünüyordu ve yüzünde görmeye alışık olmadığım, şefkatli bir gülümseme vardı. Hepitopu yirmi saniye süren videoyu baştan sona herhalde yedi sekiz kere izlemiştim. Daha fazla değil çünkü başkaları da vardı. Diğer videoda Serra bağdaş kurmuş yerde oturuyordu. Şaşı hemen önündeydi; yaş mamanın son lokmalarını bir kâsenin dibinden sıyırıyordu. Bitirince oturdu, tuhaf bir mivaylama sesi çıkardı ve patisini yalayarak yüzünü temizlemeye başladı. Göbeği yere yığılmış, bacaklarını kapatıyordu. Bu videonun ilgi çekici yanı ise, Şaşı geğirme benzeri o tuhaf sesi çıkardığında Serra’nın küçük kıkırtısıydı. Bunu da sanırım beş kere izlemiştim. Sonuncusu yatakta çekilmişti. Serra’nın bacakları çarşaflara dolanmıştı ve yemin ederim görüntünün hiçbir… Nasıl desem? Erotik bir yanı yoktu. Ayaklarında yılbaşı temalı, kardanadam desenli çoraplar olduğunu gözden kaçırmak mümkün değildi. Üstelik kim çorapla uyurdu ki? Ve Şaşı da Serra’nın dizlerinin arkasında oluşan o daracık üçgen boşluğa sıkışmış, top gibi kıvrılmıştı; horluyordu. Küçük, aşırı şişko, şanslı patatesin tekiydi. Ve neden şanslı olduğunu düşündüğümü ayrıntılı olarak düşünmek istemiyordum. Bu videoyu kaç kere izlediğimi sayma gereksinimi duymamıştım. Bir şekilde kendimi galeriye girerken buluyordum; kapak görselleri incelemek, daha sonra incelemek için ekran görüntüsü alarak kaydettiğim yabancı kitaplar, Horus’un fazla fotoğraflarını silmek gibi. Sonunda bahane uydurmayı bırakıp birkaç kere de canım istediği için izlemiştim. Boktan bir durumdu. Düne kadar bana düşman olduğunu düşündüğüm kızın, bir kedi ve birkaç saatle kafamda bu kadar yer kaplamaya başlamış olmasını açıklayamıyordum. O videolara takıntı geliştiren ucubenin tekiydim. Bu yüzden pazartesi sabahı işe gitmek –Serra’yı almak– için hazırlanırken her zamankinden daha gergindim. Günlerdir istemsizce onu, onu randevusundan alışımı, arabamda geçirdiğimiz o bitmek bilmez kırk küsur dakikayı, sonrasındaki konuşmamızı ve attığı videoları düşünüyordum. Bir randevusu vardı, Allah aşkına! Yine de Serra’nın onda ne bulduğunu anlayabilmiş değildim. Biraz fazla ukala, bilmiş bir havası vardı. Orada olduğum süre boyunca gülümsemesi hiç bozulmamıştı. Hangi insan randevusunu, kız arkadaşını ya da her neyse onu, başka birinin alıp götürdüğünü gördüğünde gülümseye devam ederdi? İşaretleri yanlış okumuş da olabilirdim ama masanın üzerinde, yarısı yenmiş o tatlıyı paylaşmışlardı. Biz bunu ablamlarla bile yapmazdık. Gerçi ben onlarınkine çökmeye çalışırdım ama bana asla izin vermezlerdi. Serra, o adamla tatlı paylaşmayı kabul etmişti. Tüm bunları asla ama asla düşünmemem gerekirken, kendi kendime analiz yapmadan duramadığım için hayatımın en tuhaf birkaç gününü geçirmiştim. Kendimi anlayamıyordum. Telefonum ardı ardına bildirimlerle ötmeye başladığında kapı ağzında Horus’un kafasını okşuyordum. “Ortalığa işemek yok, adamım. Yoksa bozuşuruz.” Ayağa kalkarken cebimden telefonu çıkardım ve Gülşen’in dün payla…