Bölüm 4
Yazar: Suelaa

Kuzey o kapıdan içeri girdiği an üzerindeki o ağır, barut kokulu havanın odaya nasıl yayıldığını hissettim. Gözlerindeki keskin ifade masadaki fırtınanın tam ortasından sıyrılıp buraya malikaneye kadar taşıdığını gösteriyordu. Taha ve arkasındaki adamlar sessizce dağılırken Kuzey doğrudan bana doğru adımladı. Odanın içinde ikimiz baş başa kaldığımızda aramızdaki o mesafe her zamanki gibi kalın bir duvar gibi örüldü. Yüzünde ne bir yumuşama ne de bana karşı sergilediği o otoriter maskenin dışında bir ifade vardı. Masada neler konuşulduğunu, Serhat’ın biletinin kesilip kesilmediğini ya da babamla aralarında neler geçtiğini bilmiyordum ama onun bu mesafeli ve buyurgan tavrı aramızdaki gerilimi tırmandırmaya yetiyordu. Ellerini cebine sokup birkaç adım öteimde durdu; aramızda adeta aşılmaz bir çizgi çekti. İçimdeki huzursuzluğa daha fazla dayanamayarak sesimdeki o soğuk tınıyı gizlemeden sessizliği ben bozdu. "Geciktin," dedim gözlerimi doğrudan onun gözlerine dikerek. "Yoksa o masadaki kurtlar sofrası hesabını vermekte zorlandı mı, yoksa sen mi kendi adamlarını zapt etmekte zorlandın?" Kuzey, dudaklarında alaylı ve tehlikeli bir kıvrımla yüzüme baktı bana dokunmak ya da yaklaşmak gibi bir niyetinin olmadığı, o sert duruşundan anlaşılıyordu. "Masadakilerin derdi ne senin ne de benimle, Alya," dedi, sesindeki o buz gibi tınıyla. "Kimin neyi zapt edip edemeyeceğini de gayet iyi biliyorum. Serhat’ın defteri kapandı; bu geceden sonra o isim bu şehirde anılmayacak. Senin merak edeceğin türden bir pürüz çıkmadı yani." Cevabındaki o tepeden bakan, hesaba çekmeyi alışkanlık haline getirmiş üslup sinirlerime dokundu. Başımı hafifçe yana eğip yapmacık bir gülümsemeyle karşılık verdim. "Aklım masadakilerde kaldı sanma sakın," dedim sesime yerleştirdiğim o iğneleyici tonla. "Sadece bu malikanenin sınırları içinde bile her an bir kriz çıkarken dışarıdaki 'hükümdarlığının' ne kadar sünepe insanla dolduğunu merak ediyorum o kadar." Kuzey’in çene kasları gerildi bakışlarındaki keskinlik bir kat daha arttı ama aramızdaki o fiziksel mesafeyi bozmadı. Ne bir adım attı ne de tenime temas etti. Sadece gözleriyle beni abluka altına alarak konuşmaya devam etti. "Merakını başka zaman tatmin edersin" dedi sesini alçaltarak ama her kelimesini zihnime bir emir gibi kazırcasına. "Asıl meseleye gelelim. Masada onlara başka bir şey daha duyurdum. Seninle ilgili." Kaşlarım istemsizce çatıldı içimdeki o huzursuzluk dalgası yeniden tepe taklak oldu. "Ne söyledin?" Kuzey, gözlerini bir an bile kırpmadan, aramızdaki o soğuk mesafeyi koruyarak net bir şekilde konuştu. "Resmi nikahı geride bıraktık ama yarım kalan bir şeyi tamamlıyoruz. Haftaya düğünümüz var Alya." "Düğün mü?" diye mırıldandım sesimdeki şaşkınlık ve bocalama her halimden belli olurken. "Daha henüz hiçbir şey yapmadık ki...ortada ne bir hazırlık var ne de böyle bir konuşma..." Kuzey elleri hâlâ cebinde tepkilerimi tek bir kasını bile oynatmadan izliyordu. Aralarımızdaki o mesafeli duruşunu bozmadan, sakin ama karşı çıkılması imkansız bir tonda cevap verdi. "Konuşulması gereken kısmı bitti minik afet," dedi, sesindeki o otoriter ama net tınıyla. "Geri kalanını da haftaya kadar hallederiz. Benim ufak bir işim var çıkmam lazım." Kuzey Alkan Yarım saatlik gergin bir yolculuğun ardından bizimkilerin çoktan kuşatmış olduğu loş depoya vardık. İçeri girdiğimde sandalyeye sıkıca bağlanmış olan Serhat'ın yüzü gözü dağılmış, yara bere içinde kalmıştı burnunun kenarından sızan kan çenesine kadar sızıyordu. Etrafımda adamlarım ve çalışanlarım nöbet tutuyordu. Yüzümde en ufak bir kas bile oynamadan, son derece soğukkanlı bir ifadeyle adımlarımı atıp tam önünde durdum. Bir süre sessizce, tepeden tırnağa süzdüm onu. "Seni buraya getirtip canını almadan önce söyleyeceğim birkaç şey var" dedim sakin, ama buz gibi bir ses tonuyla. "Kim yaptırdı bunu? Niye böyle bir şey yaptın lan? Karşımda durmaya nasıl cesaret ettin?" Serhat kanlar içinde kalan dudağını hafifçe kıvırarak kahkaha atmaya başladı. Canının…