Page 1: please don’t die
Yazar: bendis

5 ay önce... "Ver şunu! Eğer bu nefes aldığın dünyada geçirecek tek bir günün daha olsun istiyorsan, o telefonu derhal bana ver!" Sesim, odamın rutubet ve yalnızlık kokan loş duvarlarına çarpıp parçalanırken, Adrian'ın boğazından dökülen o arsız, sinir bozucu kahkaha, zihnimin en ücra köşelerini tırmalayan paslı bir çivi gibiydi. Çocuk, kelimenin tam anlamıyla yerçekimine meydan okuyan bir ifrit çevikliğiyle yataktan komodine sekiyor, ahşap mobilyaların etrafında gölgelerle dans edercesine turlar atarken, avuçlarının arasına sıkıştırdığı o lanet olası ekrana bakıp kendi yarattığı ucube şaheserine hayranlıkla kıkırdıyordu. Olayın ulaştığı bu absürt hezeyanı kavrayabilmek için, zamanın çarklarını birkaç dakika geriye, o kutsal ve kasvetli hafta sonu uyuşukluğuma sığındığım anlara sarmamız elzemdi. Odamın güvenli karanlığında, dünyadan izole olmuş asosyalliğimin melankolik zirvesinde demlenirken, pencerem şiddetli bir çatırtıyla sarsılmıştı. İçeri bodoslama dalan şey rüzgârın taşıdığı bir fırtına değil, kendi çapında bir felaket olan, hayatımın yegâne baş belası ve tek dostum Adrian'dı. Bu, o eski ahşap pervazlı penceremin son üç ay içinde ruhunu teslim eden üçüncü camıydı. Annem, her defasında camcıya bir servet dökerken, kelimelerini zehirli birer sarmaşık gibi Adrian'ın boynuna dolar, onu zekice kurgulanmış, iğneleyici ve gurur kırıcı cümleleriyle yerin yedi kat dibine gömerdi. Ne var ki Adrian'ın tenine pişkince sıvanmış o görünmez zırh, bu zehirli okları her daim savuşturur, ruhunda tek bir çizik dahi bırakmazdı. Odanın ortasında, dudaklarına yayılan o tekinsiz, şeytani sırıtışla "Sana bir sürprizim var!" dediğinde, yaklaşan kıyametin kokusunu almıştım. Sürprizlerden, doğum günlerinden ve zamanın akışını aniden bölen her türlü beklenmedik eylemden ne denli nefret ettiğimi hücrelerine kadar bilmesine rağmen yapmıştı bunu. Arkasından devasa bir pisliğin çıkacağını adım gibi biliyordum lakin hayal gücünün bu denli hastalıklı bir sınıra ulaşabileceğini öngörememiştim. Geçen yıl amfide başımı sıraya gömüp bilincimi yitirdiğim; ağzımın hafifçe aralık kaldığı, saçlarımın birbirine girmiş siyah bir sarmaşık ağına dönüştüğü o sefil ve savunmasız anımı, dijital bir hırsız gibi gizlice gasp etmişti. Yetmemiş, bu rezil anı devasa bir postere dönüştürerek ölümsüzleştirmiş, hızını alamayıp iğrenç bir tişörtün göğsüne kazımış ve en nihayetinde o yıldız şeklindeki absürt güneş gözlüğünün camlarına minyatür birer leke gibi yapıştırmıştı! Posteri can havliyle buruşturup odanın en zifiri köşesine fırlatmış, tişörtü ise pencerenin kırık boşluğundan aşağı, rüzgârın insafına terk etmiştim. Ancak o telefon... İtiraf etmeliyim ki, damarlarında kan yerine cıva dolaşan bu çocuk benden fersah fersah hızlıydı. "Tanrım! Yemin ederim seni bu sefer kendi ellerimle geberteceğim!" Çığlığım odanın ağır havasını yırtarken o, kahkahalarına boğulmaya devam ediyordu ki, meşe kapı tok bir sesle açılarak aramızdaki kaosu bıçak gibi kesti. Adrian, sanki görünmez bir el kukla iplerini aniden koparıp atmış gibi olduğu yere çivilendi. Hayatımda ilk kez annemin o buzdan silüetinin varlığına şükrediyordum; gerçi bu durum Adrian'ın bedenini paramparça etme fantezilerimi yalnızca bir süreliğine erteliyordu. Onun o anki felç olmuşluğundan faydalanarak avucundaki telefonu yıldırım gibi bir hamleyle kopardım, dijital galeriye sızıp o lanet olası görüntüyü sanal hiçliğe, sonsuza dek gömdüm. Adrian'a doğru yavaşça dönerken, yüzüme hayatımın en mağrur, en kibirli zafer maskesini takınmıştım. Telefonu küçümseyici bir tavırla yatağın üzerine fırlatırken, dudaklarımda sinsi ve karanlık bir tatmin hissi filizlendi. Fakat tam o an... O kusursuz zaferimin üzerine siyah bir damla düştü. Dudaklarının kenarına o sinir bozucu, kıvrık ve yenilmez gülüş yeniden yerleşti. Ah, lanet olsun... Karşımda dikilen bu adam, etten ve kemikten ziyade katıksız bir şeytandı. "Yedeği duruyor güzelim," diye fısıldadı yarım ağızla sırıtarak, "boşuna kutlama yapma." Bu tek cümle, damarlarıma pompaladığım…