GİRİŞ
Yazar: THE VALERIE

HELENA MANNER Hepimiz siyahlar içinde giyinmiştik.Girişte aldığım mendillerle gözyaşlarımı siliyordum.Evet onu koruyamamıştık ve bu beni çığrından çıkarıyordu. Gözyaşlarıma yapışan kumral saçlarımı ittim.Artık mendiller gözyaşlarımı silmeme yetmiyordu. Burası çok kalabalıktı.Hem de çok.Ve en kötüsü de en önde duruyorduk.Göz teması istemesem de istemeden de olsa mezarlık ile göz teması kuruyordum. Mendil almak için girişe doğru gittim.Orada 11 yaşlarında küçük genç bir çocuk vardı.O yüzden üzülmesin diye gözyaşlarımı çaktırmadan yaklaşık on tane mendil almıştım. Yanımda duran Madison'a baktım.Her yeri siyahtı.Yüzü buz kesmiş gibiydi ve gözleri.Tek bir noktaya bakıyordu. Mezarlığa... MAGGIE SMITH Telefonumun kamerasını kendime göre ayarladım ve canlı yayını başlattım."Sayın takipçilerim şuan mezarlıktayız ve..." Kelimeler boğazıma düğümlenmişti."Onu kaybettik" dedim kısık çıkan sesimle. Telefonumla tüm çevreyi ve siyah giyinen yaslı insanları gösterdim. Artık o eğlenceli Maggie artık her bu yası hatırladığında ağlayacaktı. Helena yanıma geldi, başını omzuma yasladı.Evet ağlıyorduk, yasımız büyüktü çünkü. Gözyaşlarımı sildim,elimle yolunmuş kıvırcık saçlarımı düzelttim.Sürekli baş sağlığı yorumları geliyordu ve artık yayını kapatmak zorundaydım."Takipçilerim,iyi dilekleriniz için teşekkür ederim şimdi kapatmak zor..." ve bir yumruk sesi gelmişti... GABRIEL GREENWOOD Kenarda köşede bir çam ağacına yaslanmış duruyordum.Önümde bir sürü insan mezarlığın başında toplanmış kahrolurcasına ağlıyorlardı. Her önümden geçen bana şeytanmışım gibi bakıyordu.Ama kendilerinin ağaçların altında gezen şeytanlar olduklarından habersizdi. Şeytan benim için bir melek türü değil,bir lanetti.Ve bu lanet ritüeller ve kanlı Vatikan topluluklarından ibaret değildi.Ya daha korkunç oluyor ya da bunların bilinmeyen büyük bedelleri oluyordu.Sadece adı duyuluyor ama kimse inanmıyordu bunlara. Doğduğumdan beri ormanla bütünleşmiştim ama Tarzan gibi değil normal bir insan olarak.Aşk ve ölüm ritüelleri denemiştim zamanında.Aşık olmuştum ama ölmemiştim.Zaten ölmek istemiyordum sadece ölümün tadını merak etmiştim.Belki de beyaz değil de siyah bir ışık görürdüm gökyüzünde diye merak etmiştim.Yanıma gelen bir çocuk vardı. Bay Hanson'ın oğlu Samuel Hanson'dı. İkimizde 27 yaşındaydık ve beklenmedik bir hareketle ilk yumruğunu elmacık kemiğime vurdu.Yüzüm sağa doğru döndüğü sırada "Noldu lan!Zoruna mı gitti?" diye bağırdı mezarlığın ortasında.Herkes bize dönmüştü.Şuan adeta bir ejderhaya dönüştüğüme yemin edebilirdim."Seni geberteceğim lan orospu çocuğu!" diyip bana attığı yumruktan daha büyüğünü geçirmiştim. Samuel mezarlığın ortasında yere yatmıştı.Yumruğumla ağzının kenarının yırtıldığını yeni fark etmiştim.Yırtık kulağına kadar uzanıyordu. Aynı bir canavara benziyordu...