Mavi Kırtasiye
Yazar: kedinindelisi

MUĞLA / AKYAKA Burada yazın en kötü tarafı öğle saatleriydi. Kasabanın üstüne çöken sıcak, dükkânın açık kapısından içeri ağır ağır doluyor; rafların arasında duran havasızlığı daha da bunaltıcı hâle getiriyordu. Tavandaki eski vantilatör dönüyor ama hiçbir işe yaramıyordu. Babama kaç kere “Şu dükkâna bir klima taktıralım.” dediğimi hatırlamıyordum artık. Kasada oturmuş etiket sökmeye çalışırken üst kattan annemin sesi duyuldu. “Firuze! Çay koydun mu sen?” Gözlerimi kısa süreliğine kapattım. “Demleniyor.” Cevap vermemi bile beklemeden söylenmeye devam etti. Sesinin yarısı merdiven boşluğundan aşağı iniyor, yarısı kendi kendine yankılanıyordu zaten. Babam arka tarafta defter kolilerini düzenliyordu. Her zamanki gibi duymazdan geldi. Dükkânın içindeki tek ses vantilatörün çıkardığı boğuk uğultuydu. Elimdeki etiketleri bırakıp raflardaki kalemleri düzeltmeye başladım. Önce mavileri, sonra yeşilleri, sonra sarıları… Parmaklarımı renklerin üzerinde gezdirdim bir süre. Renkler benim en sevdiğim şeydi. Belki de bu yüzden kırtasiyeyi seviyordum. İnsanların aksine renkler birbirine bağırmıyordu. Babam elindeki boş koliyi kapının önüne bırakıp kareli gömleğinin cebinden mendilini çıkardı. Alnındaki teri silerken sokağa baktı. Dışarısı bomboştu. Bu sıcakta kimse evinden çıkmazdı burada. Öğle vakti Akyaka sanki kısa süreliğine uykuya dalardı. Kepenkler yarıya kadar iner, sokak köpekleri gölge yerlere kıvrılır, esnaf kapının önünde sandalye çekip sessizce otururdu. Hayat ancak ikindiden sonra geri dönmeye başlardı. Güneş yavaş yavaş etkisini kaybedince sokaklar turistlerle, bisiklet sesleriyle, deniz kokusuyla dolardı. Babam kasaya doğru baktı. “Kızım, hadi kapat dükkânı. Bu saatte kimsenin defter kalem alacağı yok.” “Tamam baba.” Kasadan çıkıp kapıya yöneldim. Kilidi birkaç kez çevirdikten sonra camdaki “Açık” yazısını ters çevirdim. Kepenkleri kapatmaya gerek yoktu. Burada herkes birbirini tanırdı zaten. İçerideki küçük tüpün üstünde duran çaydanlığı alıp arka taraftaki dar merdivenlere yöneldim. Evimiz dükkânın hemen üst katındaydı. Üç oda bir salon, eski ama yaşayan bir ev. Merdivenlerden çıkarken annemin sesi yine geldi. “Çayı küçük ocağın üstüne koy, altı kısık yansın.” “Tamam anne.” “Duydun mu Firuze?” Bu sefer cevap vermedim. Çaydanlığı mutfağa bırakıp odama geçtim. Odam küçüktü ama bana aitti. Duvarların krem rengi boyası yer yer çatlamıştı. Ben de o çatlakların çoğunu eski Yeşilçam film afişleriyle kapatmıştım. Türkan Şoray’ın solmuş posteri pencerenin hemen yanındaydı. Hilal’in sesi aklıma geldi bir an. “Sen bu zamana ait değilsin bence ,yanlışlıkla seksenlerden falan düşmüş gibisin” Belki biraz haklıydı. Ben hiçbir zaman bu çağın insanı gibi hissedememiştim zaten. Yatağın yanındaki eski vantilatörün fişini prize taktım. Gürültülü çalışıyordu ama yine de biraz olsun nefes aldırıyordu. Sonra elimdeki sürahiyi alıp terasa çıktım. Teras dediğim yer aslında beş adımlık küçücük bir alandı. Bir sandalye, küçük yuvarlak masa ve korkuluk boyunca dizilmiş saksılar… Ama evin en sevdiğim yeri orasıydı. Çiçeklerimin toprağına azar azar su dökerken güneş yavaş yavaş aşağı inmeye başlamıştı. Akşam yaklaşınca kasaba değişirdi. Sıcak yavaşlardı. İnsanlar balkonlarına çıkardı. Sokaklardan tabak çanak sesleri gelirdi. Uzaktan denizin kokusu ulaşırdı bazen. İçeri girip yatağın üzerine oturdum. Gözüm hemen komodinin üzerindeki yarım kalan kaneviçeye kaydı. Ama onun vakti henüz gelmemişti. Kaneviçelerimi hep gece işlerdim. Ev sessizleşince. Annem söylenmeyi bırakınca. Sokaktaki sesler azalıp gökyüzü kararmaya başlayınca. Çünkü bu evde en sevdiğim saatler, herkes sustuktan sonraydı. [[IMG:0]]