TEL ÖRGÜ
Yazar: BÜŞRA

“Düşmanım olman gerekirdi; kalbimin sahibi değil.” Bu sözleri bırak söylemeyi, zihnimde bile tekrarlamak istemezdim bir zamanlar. Ama şimdi öyle bir ateşe düştüm ki yanıyorum… ve en korkuncu da, sönsün istemiyorum. Benim hikâyeme gelecek olursak; ben Nora. İki yanı tellerle örülmüş bir ülkede yaşayan, kendi hâlinde bir kızdım. Uzun kızıl saçlı, kehribar rengi gözlü, burnunun üstüne ve yanaklarına dağılmış çilleri olan, bir altmış boyunda, çıtı pıtı bir kız… Gece vaktiydi. Yazın en kavruk zamanlarıydı; hava o kadar boğucuydu ki evin içinde nefes almak bile güçleşmişti. Ben de dayanamayarak dışarı çıkmıştım. Biraz serinlemek için gecenin karanlığında yürüyordum. Buralarda gece vakti pek ışık olmazdı. Önümü görmekte zorlanıyordum ama yine de içimde bir his, ayaklarımı aynı yöne doğru savuruyordu. Tel örgüye doğru… İki ülkeyi birbirinden ayıran o sınırı geçmek yasaktı. Benim bulunduğum taraf, Arenya, insanların yaşadığı, kurallarla örülmüş, güvenli,sıcak bir ülkeydi. Tellerin öteki tarafında ise çocukluğumdan beri korku hikâyeleriyle büyütüldüğümüz Varyth vardı. Karanlığın ülkesi. Canavarların, lanetlilerin, karanlık büyücülerin yaşadığı yer.En azından bize böyle anlatılmıştı.Tel örgüye yaklaşmak bile yasaktı. Çünkü o teller sıradan demirlerden yapılmamıştı. Her birine eski mühürler kazınmış, aralarına görünmez büyüler işlenmişti. Geceleri hafifçe parladıkları olurdu; sanki ay ışığını değil de başka bir şeyi, daha karanlık bir ışığı emiyorlarmış gibi.Küçüklüğümden beri tel örgüden nefret etmem öğretilmişti bana. Ama benim nefretim, başkalarınınkine benzemezdi. Çünkü ben o tellerin yalnızca iki ülkeyi ayırdığını düşünmüyordum. Onlar benden bir parça koparmıştı. Yıllar önce, ben daha on üç yaşındayken, küçük kız kardeşim Neris tel örgülerin yakınında kaybolmuştu. O gece onu aramak için bütün köy ayaklanmış, askerler sabaha kadar sınır boyunca dolaşmıştı. Ama ondan geriye ne bir iz kalmıştı ne de bir ses… Herkes onun öldüğünü söyledi. Babam bunu kabullenmek zorunda kaldı, annem her geçen gün biraz daha sustu. Ama ben hiçbir zaman inanmadım. Çünkü bazı geceler, tel örgülerin uğultusu kulağıma onun adını fısıldıyormuş gibi gelirdi.Ben de sormayı bırakmıştım. Ama o gece… o gece bir şey farklıydı.Rüzgâr esmiyordu. Yaz sıcağı toprağın üstüne yapışmış, havayı ağırlaştırmıştı. Buna rağmen tellerden gelen ince bir uğultu duyuyordum. Sanki biri çok uzaktan ismimi fısıldıyordu.“Nora…”Adımlarım bir an duraksadı. Kalbim göğsümün içinde sertçe çarptı. Etrafıma bakındım. Boştu. Her yer sessizdi. Sadece ötelerde gece böceklerinin cılız sesleri ve tellerin arasından sızan o tuhaf uğultu…Aklımı kaçırıyor olmalıydım.Tam geri dönmeyi düşünürken, tel örgülerin birkaç metre ilerisinde, yerde karanlık bir gölge fark ettim.. Önce taş sandım. Sonra gölge kıpırdadı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Bir adım geri attım ama gözlerimi ondan ayıramıyordum. Ay ışığı bulutların arasından sıyrılıp toprağın üzerine düşünce gördüm onu. Biriydi bu. Bir erkek. Tel örgülerin dibine yığılmıştı.Başı yana düşmüş, bir kolu toprağın üzerine cansızca uzanmıştı. Üzerindeki siyah giysiler parçalanmış, gömleğinin göğüs kısmı kana bulanmıştı. Koyu, neredeyse siyaha çalan bir kan… İçim buz kesti. O taraftan biriydi. Bunu anlamak için yüzünü görmeme bile gerek yoktu. Arenya askerleri böyle giyinmezdi. Onların üniformaları açık renk olurdu; tertipli, düzenli, soğuk. Bu adamın üzerinde ise gecenin kendisinden koparılmış gibi duran bir karanlık vardı.Kaçmalıydım.Hemen şimdi dönüp koşmalı, nöbetçilere haber vermeliydim. Hatta belki de onu orada bırakmalıydım. Çünkü çocukluğumdan beri bize öğretilen tek şey vardı:Varyth’ten gelen biri asla masum değildir. Ama ayaklarım kıpırdamadı. Bunun yerine, farkına bile varmadan ona doğru bir adım attım. Sonra bir adım daha. Toprak ayağımın altında çıtırdadı. Adamın başı hafifçe kıpırdadı. Bedenim diken diken oldu. Kaçmak için hâlâ zamanım vardı ama o anda ay ışığı yüzüne vurdu. Ve ben nefes almayı unuttum. Yüzü beklediğim gibi korkunç değildi. Ne di…