Bölüm 4
Yazar: Nisanur Yiğit

Garajın o devasa, mazot ve beton kokan loşluğuna indiğimde Kılıç Timi’nden tek bir iz bile yoktu. Çocuklar revirde, emrim gereği yaralarını sarmakla meşguldü ve bu gecenin karanlığında neyin feda edileceğinden tamamen habersizdiler. Onları korumak, bu karargah pisliğinden uzak tutmak için verdiğim sözü tutuyordum. Bu gece Kılıç Timi olmayacaktı. Haberleri yoktu, hiçbir zaman da olmayacaktı. Benim bindiğim arazi aracının farları karartılmış, motoru sessizce rölantide çalışıyordu. Direksiyonun başına geçip emniyet kemerimi taktım, gözlerimi dikiz aynasına çevirdim. Aynadaki kadın, az önce o odada Poyraz’ın canını avucuna bırakıp giden o inatçı Üsteğmendi. Şüphelerim hala bir gölge gibi sağ kolumda oturuyordu ama artık geri dönüş yoktu. Garajın ağır demir kapısı gıcırdayarak aralandı. Karartılmış farların cılız ışığında, postalların o net ve tanıdık ritmi yankılandı. Poyraz, omzundaki beyaz sargıyı gizleyen temiz bir askeri kamuflaj montunu üzerine geçirmiş, beylik tabancasını beline takmış halde karanlığın içinden sıyrıldı. Yan koltuğun kapısını açıp bindiğinde, arabanın dar kabinine anında o antiseptik ve sert deri kokusu yayıldı. Sol omzunu fazla oynatmamaya çalışıyordu ama yüzündeki o sarsılmaz, amansız sakinlik yerli yerindeydi. Göz ucuyla arkaya, boş koltuklara baktı. "Tim nerede?" diye sordu, sesinde hafif bir şaşkınlık barındırarak. "Revirdeler," dedim, vitesi ileriye takıp gaza yüklenirken. Araç, garajın loşluğundan üssün arka çıkışına doğru sessizce süzüldü. "Onlara hiçbir şey söylemedim. Bu gece o maden ocağına Kılıç Timi girmeyecek, Yüzbaşı. Çocukların bu hesaplaşmadan haberi olmayacak. Onları bu pisliğin içine yem olarak atmam." Poyraz başını yavaşça bana doğru çevirdi. O buz mavisi gözlerde, kararıma karşı bir itiraz aramaya çalıştım ama bulamadım. Aksine, o her zamanki kibirli maskesinin arkasında, bu kez zekama ve onları koruma içgüdüme duyduğu o amansız saygıyı gördüm. "Kendi timini oyundan sildin," dedi, sesi motorun boğuk uğultusuna karışırken. "Yani o dağda arkamızı kollayacak sadece ikimiz varız." "Sadece sen ve ben, Poyraz," dedim, gözlerimi nizamiyenin dışındaki o zifiri karanlık dağ yoluna dikerek. "Eğer Mahmut Erdem bizi o madende bekliyorsa, karşısında Kılıç Timi’nin öfkesini değil, doğrudan benim gazabımı bulacak. Ve eğer senin tek bir yanlışını sezersem, o boş namluyu bu kez doldurur tam kalbine nişan alırım. Net mi?" Poyraz dudaklarının kenarıyla o tehlikeli, hafif tebessümü yüzüne yerleştirdi. Sağlam eliyle belindeki silahın kabzasını hafifçe yokladı, ardından arkasına yaslanıp gözlerini dışarıda hızla akan çamurlu ağaç gövdelerine dikti. "Net, Üsteğmen," diye fısıldadı, sesi gecenin karanlığından bile daha tekinsizdi. "Fırtınaya gidiyoruz. Bakalım yönünü değiştirebilecek misin?" Nizamiyeden çıktık. Telsizler kapalı, radarlar sağır, arkamızda hiçbir destek kuvveti yoktu. Sadece ikimiz ve zihnimizdeki o pimi çekilmiş bombalarla, yarım kalan o hesabı kapatmak üzere karanlığın derinliklerine doğru hızlandık.Araç, karargah sınırlarını tamamen arkasında bırakıp dağın tenhalığına doğru tırmandıkça, yol kenarındaki sarı ışıklar da tek tek söndü. Artık sadece karartılmış farların önümüze serdiği o cılız, kirli beyaz hat ve zifiri karanlık vardı. Temmuz gecesinin boğucu sıcağı, rakım yükseldikçe yerini camlardan içeri sızan buz gibi bir dağ ayazına bırakıyordu. Direksiyonu sıkıca kavramış, gözlerimi virajların arkasına gizlenen o karanlığa dikmiştim. Yan koltukta oturan adamın varlığı, kabinin içindeki havayı öyle bir ağırlaştırıyordu ki, motorun o boğuk homurtusu bile bu sessizliği delmeye yetmiyordu. Poyraz, sol omzunun acısını saklamak ister gibi hafifçe sağa doğru meyletmiş, bakışlarını dışarıda hızla akan çamurlu dik yamaçlara kilitlemişti. "Maden ocağına iki kilometre kaldı," dedim, sesimdeki o mesafeli, analitik netliği koruyarak. Bakışlarımı yoldan ayırmadan dikiz aynasından arkadaki boş koltuklara baktım. Çocukların olmaması içimi garip bir şekilde hafifletiyordu; en azından bu kez kimsenin canı ben…