Karargah
Yazar: Nisanur Yiğit

Araçların motor gürültüsü dağ yollarını inletirken, başımı zırhlının soğuk camına yasladım. Dışarıda hızla akan çamurlu ağaç gövdeleri, zihnimdeki karmakarışık düşüncelerin birer yansıması gibiydi. Yan koltukta oturan tim keskin nişancım sargılı kolunu tutarak bana baktı. Gözlerinde, ölümün kıyısından dönmüş olmanın getirdiği o derin, minnettar yorgunluk vardı. Onları korumuştum ama şimdi kendimi koruyabilecek miydim? Üsse giriş yaptığımızda askeri üssün o tanıdık, disiplin kokan havası yüzüme çarptı. Postallarım zırhlının basamağından beton zemine sertçe indi. "Kılıç Timi, revire!" diye emrettim, sesimin titremesine izin vermeyerek. "Herkes muayeneden geçecek. İtiraz istemiyorum." Çocuklar revire doğru ilerlerken, ben üzerimdeki ağır hücum yeleğini ve miğferi çıkarıp aracın kasasına bıraktım. Sadece tüfeğimi ve gururumu yanıma almıştım. Yüzümdeki kuruyan çamur ve barut lekesini temizlemek için lavaboya gitmedim; Poyraz’ın karşısına o cehennemden çıktığım gibi, asıl gerçeğin kokusuyla çıkmak istiyordum. Komuta kademesinin koridorunda ilerlerken postallarımın çıkardığı her ses, kendi idam fermanımın geri sayımı gibiydi. Poyraz’ın odasının kapısının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım, göğsümü dikleştirdim ve kapıyı sertçe üç kez vurdum."Gir!" İçeri girip kapıyı arkamdan kapattım. Hazır ola geçerek sert bir asker selamı verdim. "Üsteğmen Hazal Doğan. Emrettiğiniz gibi buradayım, Yüzbaşım." Poyraz, masasının arkasında dikilmiş, elindeki askeri tablete odaklanmıştı. Üzerindeki hücum yeleğini çıkarmış, sadece siyah askeri tişörtü ve altındaki kamuflaj pantolonuyla duruyordu. Kollarındaki belirgin kaslar ve yüzündeki o sarsılmaz ciddiyet, odadaki havayı daha da ağırlaştırıyordu. .Ben selamı bozmadan beklerken, bakışlarını yavaşça tabletten kaldırıp doğrudan gözlerime kilitledi. O buz mavisi gözlerde bu kez öfke yoktu; sadece her şeyi çözmüş bir avcının amansız sakinliği vardı. Tablet fırlatır gibi masanın üzerine bıraktı. Ekrandaki veri akışı yeşil ışıklar saçarak durdu. "Otur, Üsteğmen," dedi, sesi o kadar alçak ve tehlikeliydi ki, bağırmasından çok daha fazla ürpertiyordu. "Ayakta kalmayı tercih ederim, Yüzbaşım." .Poyraz hafifçe öne doğru eğildi, ellerini masanın ahşap yüzeyine yasladı. "Sana oturmanı emrettim, Hazal. Çünkü birazdan duyacaklarından sonra ayakta durmakta zorlanabilirsin." Gözlerimi milim oynatmadım. "Emredersiniz," diyerek masanın önündeki sert sandalyeye oturdum, dik duruşumu bozmadım. .Poyraz masanın etrafından dolanıp tam önüme geldi, kalçasını masanın kenarına yaslayarak kollarını göğsünde bağladı. Tepeden bana bakarken, "Siber suçlar ve muhabere birimiyle bizzat görüştüm," dedi. Sesi adeta odadaki oksijeni tüketiyordu. "Son yirmi dört saat içinde Albay Yılmaz’ın kodundan senin tabletine düşen tek bir bitlik veri bile yok. Hatta daha da güzeli ne biliyor musun? O bahsettiğin kriptolu mesaj, ordu ağından hiç geçmemiş." Yutkundum ama yüzümdeki o taş gibi ifadeyi bozmadım. Kartlarını masaya açmıştı. "Şimdi bana gerçeği söyleyeceksin," dedi, bana doğru eğilerek. Nefesi yüzüme çarpıyordu, aramızdaki gerilim neredeyse gözle görülebilirdi. "O dağa emirsiz, kafana buyruk, resmen intihar eder gibi neden gittin Hazal? Kimi, neyi korumaya çalışıyorsun?" Poyraz’ın sözleri odanın duvarlarında yankılanıp üzerime çökerken, sırtımı sandalyeye daha da sertçe yasladım. Yakalanmıştım. Saklayacak bir askeri kılıfım, arkasına sığınacak bir yalanım kalmamıştı. Ama bu, onun karşısında diz çökeceğim anlamına gelmezdi. Gözlerimi o buz mavisi gözlerden tek bir salise bile kaçırmadım. Çenemi dikleştirdim, dişlerimin arkasından sızan o tavizsiz sesimle konuştum. "Kimseyi koruduğum yok, Yüzbaşım," dedim, sesimdeki yalan perdesi tamamen kalkmış, yerini ham ve tehlikeli bir dürüstlüğe bırakmıştı.... "Kendi istihbaratımla hareket ettim. Resmi kanallardan geçmeyen, üstlerin 'görmezden gelelim' dediği bir sızıntı aldım. Kardeşlerimi, o dağda pusuya düşen telsizci çocukları orada bırakamazdım."Poyraz’ın kollarını bağlayan parmakları kasıldı…