İlk karşılaşma
Yazar: Nisanur Yiğit

Sessizlik, cephede hiçbir zaman huzur anlamına gelmezdi; aksine, fırtınadan önceki o sağır edici bekleyişin habercisiydi. Gözlerimi yavaşça açtım. Görüş alanımdaki ağaçların arkasında, sisin ve karanlığın gizlediği o belirsizliğe odaklandım. Üniformamın göğsündeki armaya, parmak uçlarımla hafifçe dokundum. Orada, çamurun ve kanın ortasında bile parıldayan tek bir şey vardı: Hazal Doğan "yazılı o küçük isimlik. Babamın askere uğurlarken * "Adın gibi dik dur, fırtınada yaprak dökme"* deyişi kulaklarımda çınladı. Şimdi o fırtınanın tam göbeğindeydim. "Tim, mevzilere," diye fısıldadım telsizin mandalına basarak. Sesim, kendi kulaklarıma bile bir komutandan ziyade, kaderini kabullenmiş bir savaşçının soğukkanlılığı gibi geldi. Sağ tarafımdan gelen ani bir dal kırılma sesiyle gövdemi hemen önümdeki devrik çınar gövdesinin arkasına çektim. Namluyu sesin geldiği yöne doğrulturken nefesimi tuttum. Kalbimin göğüs kafesimi döven ritmi, kulaklarımda bir savaş davulu gibi gümlüyordu. Gözlerimi kırpmadan o karanlığa bakarken düşündüm; burası ne kahramanlık masallarının yazıldığı o süslü yerdi, ne de geri dönüşü olan bir oyun. Burası, sadece hayatta kalanların hikayesini anlatabileceği acımasız bir sahneydi. Ve ben, Hazal Doğan, o hikayeyi sonuna kadar yazmadan bu toprağa düşmeye niyetli değildim. Tam o anda, karşı tepeden ilk kurşunun yırtıcı ıslığı duyuldu. Oyun bitmişti. Savaş başlıyordu. Kurşun, başımın milim ötesindeki çınar gövdesine saplanıp arkasında taze bir kıymık kokusu ve toz bulutu bıraktı. Yüzüme çarpan küçük ağaç parçalarını umursamadım. Vücuduma anında pompalanan adrenalin, damarlarımdaki o soğuk sızıntıyı bir anda yakıcı bir ateşe dönüştürdü."Baskı ateşi! Sol kanat, yerinizi koruyun!" diye kükredim telsize. Artık fısıldamanın bir anlamı kalmamıştı. Tüfeğimin dipçiğini omzuma sıkıca dayadım, gözümü nişangaha kilitledim. Sisin arasından sıyrılan ilk gölgeyi gördüğüm an, parmağım tetiği tereddüt etmeden ezdi. Namlumdan çıkan alev, karanlığı saliselerle bölerken tüfeğin omzuma vuran o sert tepmesi bana nefes aldığımı hissettirdi. İlk hedef, çamurlu toprağa yığılırken gözümü bile kırpmadım. Saniyeler dakikalara, dakikalar ise bitmek bilmeyen bir cehenneme dönüştü. Kulakları tırmalayan mermi sesleri, telsizden gelen bağrışmalar ve hemen arkamdaki kayalıklara çarpan şarapnel parçaları... Hepsi birer uğultudan ibaretti şimdi. Zihnim sadece tek bir şeye odaklanmıştı: Timimi buradan sağ çıkarmak ve bu dağdan yürüyerek inmek. "Komutanım! Sağ cenahı zorluyorlar, mühimmat azalıyor!"Telsizden yükselen bu sesle dişlerimi birbirine kenetledim. Göz ucuyla sağ tarafımdaki patikaya baktım. Haklıydı, bizi çembere almaya çalışıyorlardı. Eğer o tepeyi verirsek, hepimiz için yolun sonu demekti. "Mühimmatı idareli kullanın! Geri adım atmak yok!" diye bağırdım, şarjörü hızla yenilerken. Boş kovan metalik bir tınıyla taşa çarpıp çamurun içine gömüldü. Ayağa kalktım, gövdemi olabildiğince alçakta tutarak bir sonraki mevziye doğru ileri atıldım. Postallarımın altındaki çamur beni yavaşlatmaya çalışsa da durmadım. Ben Hazal Doğan’dım; bu üniformayı giydiğim gün canımı bu vatana, ruhumu da bu sessiz dağlara emanet etmiştim. Ölüm arkamızdan koşturuyordu belki ama henüz bizi yakalayacak kadar hızlı değildi. Sisin içinden bir gölge daha belirdi, bu kez çok daha yakındı. Göz göze geldiğimiz o saliselik dilimde, namlumun ucundaki ölümün soğuk yüzünü bir kez daha gördüm. Göz göze geldiğimiz o salise, zamanın tamamen büküldüğü, ölümün nefesini ensemde hissettiğim o andı. Parmağım tetiğe doğru giderken, namlumun ucundaki gölgenin arkasında, sisin içinden bir namlu alevi daha patladı. Ama mermi bana gelmedi. Hemen karşımdaki hedef, göğsüne yediği ağır darbeyle geriye doğru savrulup çamurun içine serildi. Şaşkınlıkla gözlerimi kırptım. Bizim timden kimsenin açısı burayı görmüyordu; mühimmatımız bitmek üzereydi ve sol kanatta sıkışmıştık. Kulakları sağır eden bir başka patlama daha koptu, hemen ardından dağın yamacını inleten o ağır makineli tüfek sesleri peş peşe…