İHANETİN GÖLGESİNDE BİR VEDA VE KANLI YÜZÜK
Yazar: Hanife

Aralık ayının dokuzuncu günü, dondurucu bir cumartesi akşamına devroluyordu. Bir gün önce, cuma gecesinin kasvetli karanlığında Teğmen Deniz, Güzide’lerin evine akşam yemeğine gittiğinde zihninde bambaşka tilkiler dolaşıyordu. Evin sıcak atmosferinde lavaboya gitme bahanesiyle sıyrılmış, sessiz adımlarla Güzide’nin odasına süzülmüştü. Masanın çekmecesini hafifçe çektiğinde, ahşabın gıcırtısı yüreğini ağzına getirse de gördükleri nefesini kesti. Çekmece, Güzide’nin zarafetle kaleme aldığı mektuplarla doluydu. Birçoğu Teğmen Targan’a yazılmış ama gönderilmemiş; Targan’ın ona gerçekten his besleyeceği o mucizevi günü bekleyen tutkulu dizelerdi. Deniz, katlanmış kağıtlardan birini hırsla açtı. Satırlar, Güzide’nin kalbinden dökülen saf aşkla çağlıyordu: ********************* " Hayallerim olan Targan Noyan'a; Yağmur her yağdığında seni hatırlıyorum. Sert bakışlarını ve o bakışların ardında hissettiğim baharı görüyorum. Gardını hiç düşürmeyen, her soluğunda beni tersleyen bir adam olsan da ben seni uzaktan sevmeye de razıyım. Kalbim sana ilk çarptığı an, istem dışı bir şekilde sana ait oldu. Artık gözümün dokunduğu her yerde sen varsın. Hakkında adından başka bir şey bilmiyorum ama yine de seni seviyorum. İyi bir insan olduğunu hissediyor kalbim; daha önce hiç kimse için atmamışken sayende yeniden yeşerdi. Öyle mutluyum ki... Belki bir umut bekliyorum senden. O umut gerçekleşmese bile senden vazgeçmeyeceğim. Bana göre sevmek, sevdiğinin yüzünde güller açtığına şahit olmaktır. Sen mutlu ol diye uzaktan bakacağım bir resim olmana da razıyım. Güzide. .." ********************* Okudukça Deniz’in şakaklarındaki damarlar fırlayacak gibi kabardı, öfkeden yüzü morardı. Kendine saklanan bu aşk mektubu, onun gururuna indirilmiş en ağır darbeydi. Mektubu hırsla cebine tıkıştırıp odadan çıktı, lavabodan henüz geliyormuş gibi bir mizansenle salona döndü. İçindeki şeytan hızla fısıldıyordu: "Demek Feride haklıymış... Bunlar gizli gizli yazışıyorlar. Feride’nin 'Elini çabuk tut' demesi boşuna değilmiş." O sırada yan odada Güzide ve annesi Süreyya Hanım oturuyordu. Salonda ise Albay ile Deniz yalnız başlarına çaylarını yudumluyorlardı. Güzide diğer odada merakına yenik düşerek annesine fısıldadı: "Anne, bu Deniz abi niye sürekli burnumuzun dibinde?" Süreyya Hanım kızını yatıştırmaya çalıştı: "Öyle deme kızım, memleketlimiz sayılır. Baban da çok iyi tanıyor onu." "Pek hoşlanmıyorum ondan. Eve gelmesi hiç hoşuma gitmiyor..." "Boş ver kızım sen, derslerine odaklan. Okulu yarıladın neredeyse." "Tamam anne..." dedi Güzide, ama içindeki huzursuzluk geçmemişti. Salonda ise Albay, ciddiyetle Deniz’e döndü: "Teğmen Deniz, ne zaman geliyor senin annenle baban?" "Albayım, bu akşam buradalar inşallah. Yolu yarılamışlardır bile." "Güzel, güzel... Sevindim buna. Annenler gelmişken Güzide’yi de istersiniz artık." Deniz içten içe zafer sarhoşluğu yaşasa da sahte bir çekimserlikle yanıt verdi: "Albayım, Güzide ne der bilemedim. Pek bende gönlü yok gibi..." "Oğlum, olur öyle şeyler. Zamanla alışır sana. Güzide sıcakkanlıdır, kolay kaynaşır, merak etme." İşte o an Deniz cebindeki mavi zarfı çıkardı. Bir kumpasın fitilini ateşler gibi Albay’a uzattı: "Bunu Güzide okula giderken arabamda düşürmüş albayım... Galiba gönlü başkasında." Albay kaşlarını çatarak mektubu okudu. Zaten Targan’dan hazmetmiyordu; satırları gördükçe öfkesi katlandı. "Biliyorsun Deniz," dedi Albay sert bir sesle, "Seni neden istediğimi biliyorsun. Bizim yolumuz farklı, onların yolu farklı. Ben ailemden olanı onlara kaptırmam! Oğlumu kaybettim ben... Güzide seninle evlenecek. İçimizde olacaksın ki kimse bir şey anlamasın." "Ne yapmamı istiyorsunuz albayım?" "Teğmeni buralardan uzaklaştıracağım. O sırada Güzide onu unutur; hemen nişanı, yaza da düğünü yaparız." "Emredersiniz albayım. Peki teğmeni nasıl uzaklaştıracaksınız?" Albayın dudaklarında acımasız bir tebessüm belirdi: "Tunceli’de büyük bir operasyon yapılacak. Seçilmiş askerler gidecekti. Targan’ı bölüğün başından alacağım, acil operasyon kodu…