RADARA GİREN TEĞMEN
Yazar: Hanife

Elimi uzatınca teğmen, omuzlarına binmiş bir alaycılıkla ve hiç de memnun olmayan o buz gibi bakışlarıyla süzdü parmaklarımı. "Adımı zaten öğrendin küçük hanım. Sizi Albayın odasına kadar götüreyim." Elim havada, öylece asılı kaldı. Haşmetli ve havalı şey! "Gerek yok teğmen, vazgeçtim. Eve gitsem daha iyi olacak," dedim sesimdeki sahte neşeyi korumaya çalışarak. Üzerim sırılsıklam olmuştu, rüzgar her geçen dakika biraz daha kemiklerime işliyordu. "Siz bilirsiniz," dedi tek kelimeyle, bir an bile uzatmadan. Odun mu bu adam? Konuşmayı da bilmiyor! Tam arkamı dönüp uzaklaşacakken, içimdeki o durdurulamaz dürtüye engel olamayarak yeniden seslendim: "Numaranı bana versene?" Olduğu yerde durdu, kaşları çatıldı, bakışları daha da sertleşti: "Neden numaramı istiyorsunuz küçük hanım?" Hiç istifimi bozmadan gülerek cevap verdim: "Neden olacak? Yağmurlu havalarda size haber vermek için! Her an can güvenliğim yokta, durup dururken yine size toslamak istemem." Bir adım attı, üzerime doğru eğilerek o tok sesiyle fısıldadı: "Çok zekisiniz küçük hanım ama ben yoldan geçen ve bana çarpan herkese numara vermiyorum." "Asker olduğunuz kadar da kendinizi beğenmişsiniz!" "Bakın küçük hanım, Albayın kızı olmanız beni bağlamaz. Yoluma çıkmayın bir daha..." Tam arkamı dönüp koşmaya başlayacakken durdum. Alnımdan sarkan sırılsıklam saçlarımı geriye atıp ona dünkü çocuk olmadığımı haykıran çapkın bir bakış fırlattım. Sert ve öfkeli bakışlarına rağmen meydan okuyarak son sözümü söyledim: "Artık işin çok zor teğmen... Radarıma girdin bir kere!" Örgüleri dağılmış saçlarımı gururla arkaya savurdum. Saçlarımdan dökülen su damlaları sert rüzgarla teğmenin yüzüne savruldu. Ardından arkama bile bakmadan koşarak lojmana doğru uzaklaştım. Yağmur hafiflemişti ama içimdeki fırtına yeni başlıyordu. Eve doğru hızlı adımlarla koşarken bir yandan da mırıldanıyordum: "Bir dalda iki kiraz, biri al biri beyaz... Eğer beni seversen, mektubunu sıkça yaz..." Nizamiye çıkışından uzaklaşırken, arkamda bıraktığım adamın homurtularını kulaklarımda hayal edebiliyordum. Targan Teğmen muhtemelen kaşlarını iyice çatmış, "Çattık ya, kız resmen kafayı taktı bana! Erkekler çapkın olur derler, bu kız erkeklerden daha hızlı çıktı. Deli midir nedir? Albay da zaten zapt edilmez, başıma bela almasam bari!" diye söylenip duruyordu. Üstündeki çamur lekelerine bakarak homurdanarak kışla içine yöneldiğinden emindim. Ben ise mutluluktan ayaklarım yerden kesilmiş gibi sekerek lojmana doğru koştum. B Blok üçüncü kattaki dairemizin kapısına vardığımda, asansörü beklemeye bile tahammül edemeden merdivenleri ikişer ikişer tırmandım. Zari kapıyı çaldığım an annem telaşla açtı. "Kızım bu ne hal? Sırılsıklam olmuşsun!" İçimden, 'Aşkımdan sırılsıklam oldum anne,' diye geçirdim. "Yağmura yakalandım gelirken anneciğim." "Tamam, hadi geç içeri! Hemen üzerini çıkartıp banyoya gir, yoksa hasta olacaksın." "Tamam anne..." "Hayırdır, bir şey mi oldu? Mutluluktan havalara uçacaksın sanki gözlerinin içi gülüyor." "Hiç, anne! Okul bugün çok güzel geçti, buraları şimdiden sevdin, o yüzden..." İçimden ekledim: Bilmiyordum ki burada karşıma dünyalar yakışıklısı bir teğmen çıkacağını, anne... "Allah Allah... Sabah 'ben burada ne yapacağım' diye söyleniyordun ama?" "Ön yargılı davranmışım meğer," dedim omuz silkip odama yönelirken. "Eee, sabah saçına bağladığım beyaz kurdeleli toka nerede kızım?" "Aaa... Düşmüş mü? Abim almıştı ya onu..." "Olsun kızım, abin yine alır sana toka..." Hızlıca odama geçip üzerimdeki nemli giysileri çıkardım, sıcağın altındaki banyoda hızlı bir duş alıp havluya sarılarak odama döndüm. İçimde kopan fırtınalarla odamda neredeyse çifte telli oynayacaktım. Talibim teğmendi, adı da Targan'dı! Ne harika bir tesadüftü bu. Gıcık, mesafeli ve fazlasıyla sertti ama olsun... Sert adamları severdik! Elimdeki baş havlusunu sallaya sallaya kendi kendime şarkı söylemeye devam ettim: "Sallasana, sallasana mendilini... Akşam oldu göndersene sevdiğimi... Sallasana, sallasana saçlarını... Akşam olsun söyleyey…