Teğmenin Güzidesi

DAĞLARIN SÜRGÜNÜ VE KAR ALTINDA KALAN VUSLAT

Yazar:

Teğmenin Güzidesi – Hanife kitap kapağı
Teğmenin Güzidesi – Hanife kitap kapağı

Bölüm görselleri

Teğmenin Güzidesi - DAĞLARIN SÜRGÜNÜ VE KAR ALTINDA KALAN VUSLAT bölüm görseli 1
Teğmenin Güzidesi - DAĞLARIN SÜRGÜNÜ VE KAR ALTINDA KALAN VUSLAT bölüm görseli 1

Kış, Tunceli dağlarına bir düşman gibi çökmüştü. Bizi diri diri gömmek isteyen amansız bir fırtınanın ortasındaydık. Rüzgar, kayalıkların arasında aç bir kurt gibi uluyor; lapa lapa yağan kar üzerimizdeki ince kamuflajları aşarak iliklerimize kadar işliyordu. Kumanyalarımızı birer lokma, birer yudum hesaplayarak idare ediyorduk. Henüz görevin ilk haftalarında Yüzbaşı’yı kaybetmiştik; gözlerimizin önünde dağdan kopan devasa bir çığın altında kalmış, beyaz cehenneme gömülmüştü. Aramızda karanlık bir gölge vardı. Teröristler adımlarımızı, atış pozisyonlarımızı, hatta sığınak koordinatlarımızı milim milim biliyordu. İçimizden biri haindi; bilgilerimizi dışarı sızdırıyor, bizi göz göre göre bir kıyıma sürüklüyordu. Komuta, bölüğün en kıdemlisi olarak artık bendeydi. Hayatta kalabilmek için haritadaki resmi koordinatların dışına çıktık, telsizleri kapattık ve izimizi kaybettirmeye çalıştık. Şubat ayı geldiğinde, vücutlarımız açlığın ve dondurucu soğuğun sınırındaydı. Karla kaplı sığınaklara, kayalık oyuklarına sığınıyorduk. Postallarımız su almıştı; her adımda ıslak çorapların içinde donan parmaklarımız sızlıyor, vücudumuz zangır zangır titriyordu. Ama hiçbirimiz pes etmiyorduk. Gece olduğunda, sığınakta hainlerin dumanı fark edemeyeceği kadar küçük ateşler yakıyor, nemli eldivenlerimizi, postallarımızı kurutmaya çalışıyorduk. Sığınağın loş ışığında erler diz dipçiğe oturmuştu. Genç piyade erleri, Adem ve Murat, sessizce gözyaşı döküyorlardı. Cebinden çıkardıkları yıpranmış, siyah-beyaz fotoğraflara bakıyorlardı; birinin köydeki nişanlısı, diğerinin annesiydi o karelerdeki. Hepsinde evine, sevdiklerine kavuşma umudu tükenmeyen bir kor gibi yanıyordu. Bedenimizdeki soğuğu kıran tek şey, fısıltıyla söylediğimiz türkülerdi: "Bir ay doğar ilk akşamdan geceden neydem neydem geceden... Şavkı vurur pencereden bacadan... Dağlar kışımış, yolcum üşümüş nasıl edem ben... Uyan uyan yâr sinene sar beni... Dağlar harâmı, açma yaramı perişânım ben..." Güçlü durmak zorundaydım. Sırtımda bir bölük askerin, gencecik Mehmetçiklerin canı vardı. Elim cebime gitti; Güzide’den kalan o küçük saç tokasını parmaklarımın arasında sıktım. O buğulu mavi gözleri geldi aklıma. Acaba ne yapıyordu? Benden haber alamadığı her gün kahroluyor muydu? Tek umudum, onun o cehennemden uzakta, güvende olmasıydı. Ben önce vatanım, sonra da Güzide’m için bu dağlarda dik duruyordum. Soğuktan parmaklarımız morarsa, topuklarımız çatlasa da pes etmeyecektik. Sabah olduğunda kuralımız netti: Hainlerin telsiz dinlemelerine ya da olası sızmalara karşı birbirimize isimlerimizle değil, kod adlarımızla seslenecektik. Günün ilk ışıkları sığınağa sızarken Astsubay Ömer inleyerek duvara yaslandı. "Kartal... Ben bacağımı hissetmiyorum," dedi. Soğukkanlılığımı bozmadan yanına yaklaştım. "Aç bakayım bacağını Fırtına," dedim. Pantolon paçasını sıyırdığımızda karşılaştığımız manzara dehşet vericiydi. Dondurucu soğuk dokuları öldürmüş, bacak diz kapağına kadar simsiyah ve mosmor bir hal almıştı. Kangren başlamıştı. Asteğmen Zeki’ye döndüm. Lakabı Hekimbaşı’ydı, sıhhiye birliğinden gelmişti. "Hekimbaşı, gel bak hele. Sağlıkçısın, ne yapmalıyız?" Zeki bacağa baktı, derin bir iç çekti. Diğer askerler başlarını öteye çevirdi, gözyaşlarını tutmaya çalıştılar. Zeki titreyen bir sesle fısıldadı: "Kartal... Kesilmesi gerekiyor. Yoksa zehir bütün vücuda yayılacak, daha fazla dayanamaz." Ömer, dişlerini sıkıp gözlerini tavana dikti. "Ne gerekiyorsa yapsın Kartal," dedi gururla. "Vatan için feda olsun..." Sert ve dirayetli durmaya çalışıyordum ama omuz omuza çarpıştığım bir Mehmetçiğin bu durumda olması içimi kavuruyordu. "Ne gerekiyorsa yap Hekimbaşı," diye emrettim. Sığınakta ameliyat malzemesi yoktu. Zeki, çalı çırpı kesmekte kullandığımız keskin ve ağır keskiyi eline aldı. Bağırtısı dağlarda yankılanmasın, teröristler yerimizi bulmasın diye Ömer’in ağzına kalın bir bez parçası tıkıştırdık. Zeki keskiyi havaya kaldırdı ama elleri öyle bir titredi ki yapamadı. Arkadaşının etini kesmeye yüreği elvermiyo…

Bölümün tamamını WritePad'de oku